• Kayıt Ol
    • Giriş
    • Arama
    • Kategoriler
    • Güncel
      • Popüler Konular
      • Beğenilen İletiler
    • Popüler Konular
    • Beğenilen İletiler
    • Takip Duvarı
    • Takip Edilen Başlıklar
    • Yer İmleriniz
      • Kullanıcılar
      • Gruplar
    • Kullanıcılar
    • Gruplar
    • Harita
    • Takvim
    • Social Media
      • Facebook Group
      • YouTube Channel
      • Facebook Page
      • Twitter Page
      • Instagram Page
    • Arama
    1. Ana Sayfa
    2. kingocali
    3. En İyi
    Üyelik oluşturma, email adresi onayı veya foruma giriş konusunda sorun yaşayan üyelerimiz [email protected] adresine email gönderebilirler!
    • Profil
    • Takip Edilenler 0
    • Takipçiler 25
    • Konu 0
    • İleti 319
    • En İyi 300
    • Tartışmalı 0
    • Gruplar 1

    kingocali tarafından gönderilen en iyi iletiler

    • RE: San Diego

      San Diego hakkında ilk ağızdan bilgi beklenmiş; gelmemiş. Müsaadenizle, ben yardımcı olmaya çalışayım.

      Ocak 2001 – Nisan 2004 arası kesintisiz San Diego'da yaşadım. Vereceğim ilk bilgiler bayat olacak. Aralık 2019'da yaşadığım yerleri tekrar dolaştım; yaptığım şeyleri tekrar yaptım. Bütün bilgilerimi güncelledim. Takip eden bilgiler taze olacak. İkisini birden paylaşmamın sebebi, demografideki, maliyetlerdeki, vs değişimleri gözlemleyebilmeniz; trendlerin ne tarafa ve ne hızla gittiğini kendi gözlerinizle görebilmeniz olacak.

      Aralık 2019 – Ocak 2020 arası New York’taydım. 2021 çekilişini kazandığımdan beri, forumu da yakından takip ediyorum. Edindiğim izlenimlerle, San Diego’yu, gördüğüm ya da duyduğum diğer Amerikan şehirleriyle de karşılaştıracağım. Karşılaştırmamın sebebi, San Diego ucuz mu, pahalı mı, yaşanacak yer mi; kendi kararınızı, kendi şart ve imkanlarınıza göre, kendiniz vermeniz olacak.

      Baştan söylemeliyim ki, para birimlerini yazarken, Amerikan notasyonu kullandım. Amerikalılar, bölükleri virgülle, ondalık sayıları noktayla ayırıyorlar (bizim nokta kullandığımız yerde virgül, virgül kullandığımız yerde nokta kullanıyorlar). Biz bölükleri noktayla, ondalık sayıları virgülle ayırıyoruz (kafa karışıklığı olursa, nokta gördüğünüz yere virgül, virgül gördüğünüz yere nokta koyarak çözebilirsiniz).

      Genelde, vasıfsız / mavi yakalı işler saatlik (wage), vasıflı / beyaz yakalı işler senelik (salary) ücretleriyle anılıyor. “Bunun saatlik ücretini yazdın da; bunun neden senelik ücretini yazdın?” diye merak ederseniz, sebebi budur. Tüm ücretler brüttür. Vergiyi, sene sonunda, kendi beyan ettiğiniz toplam yıllık geliriniz üzerinden ödüyorsunuz. Oranlar eyalete göre değişiyor.

      Önce pek değişmeyen ya da yavaş değişen bilgilerle başlayayım: San Diego, yaklaşık 1,5 milyon nüfusla, California’nın 2., Amerika’nın 8. büyük şehri. Nüfusun %60’ı beyaz. %30’u, çoğunlukla Meksika asıllı Hispanik. Bir çoğu İngilizce bilmiyor. O yüzden her yerde, her şeyin hem İngilizce’si, hem İspanyolca’sı yazıyor. 2050’de, California genelinde, Hispanik nüfusun %45 ile çoğunluk olması bekleniyor. Ama 2050’den sonra da, yine her yerde, her şeyin hem İspanyolca’sı, hem İngilizce’si olacağından emin olabilirsiniz; lakin muhtemelen, İspanyolca’sı öne yazılır 🙂 Asyalılar da azımsanmayacak sayıda. Çeşitlilik çok olduğu için, ırkçılık problemine ben hiç rast gelmedim (Aralık 2019 – Ocak 2020 New York’unda ise, yerel televizyonda, neredeyse her gün, bir anti-Semitik saldırı haberi vardı – ki, seyyar yiyecek tezgahlarını işleten Arap nüfus, şehrin göbeğinde, bağırta bağırta kendi müziğini dinliyordu; kimse de onlara bir şey demiyordu). Nüfusun %45’i, en az lisans mezunu. İnsanı, genelde medeni. Irkçı gibi algılanmak pahasına, kendi kişisel gözlemlerime dayanarak, sinemada konuşan, çevrede gürültü yapan, bir şeyleri kırıp döken, trafikte diğer araçları tehlikeye atan hareketler yapan kişilerin, genelde eğitim seviyesi düşük siyah ya da Hispanikler’den olduğunu söylemeliyim. Beyazlar, Asyalılar ve az sayıdaki Ortadoğulular’dan böyle davranışlar hiç görmedim.

      San Diego, genelde güvenli bir şehir. Amerika’nın genelinde olduğu gibi, hiçbir evin kapısında, penceresinde demir parmaklıklar yok (New York’ta da yok ama, her binanın girişinde en az bir kahya / kapıcı / güvenlik görevlisi duruyor). Benim San Diego’da ilk ağızdan duyduğum tek adli vaka, Hispanik bir abinin, bıçak göstererek, gecenin bir vakti (ki, genelde oralar her saatte aydınlık ve kalabalık olur) yurttan 7-Eleven’a sigara almaya giden bir Türk kızının cüzdanını çalmasıydı. Tabii, gazetede, televizyonda daha fazlasını gördük. İnsanın olduğu her yerde, suç da oluyor ne yazık ki. Polisin, hayati tehlike içeren olaylara ortalama müdahale süresi, 2000’lerin başında, 10 dakikanın altındaydı. Şimdi, 16 dakikaya çıkmış diye şikayetler var. 2000’lerin başında, polis, boyuna uzun, enine geniş, ağırlık merkezi yere yakın Ford Crown Victoria sedan kullanıyordu. Aralık 2019’daki ziyaretimde, polisin, Ford’un Next Generation Police Interceptor konseptli (ağırlık merkezi yüksekte, direksiyon hakimiyeti zor) SUV’lerine geçtiğini gördüm. Sürenin uzamasını buna bağlıyorum. Tamam, San Diego’nun doğusundaki çöllerde kaçak Meksikalı kovalamak için işe yarayabilir ama, SUV’lerin ara sokaklarda modifiye Japon arabası kovalamaya uygun olduğunu düşünmüyorum (2000’lerin başında, New York’ta da polis, boyuna orta boy, enine geniş, ağırlık merkezi yere yakın Chevrolet Impala sedan kullanıyordu. Şimdi onlar da SUV’ye geçmiş. Ama onlar kimi kovalıyor; bilemiyorum. Gerçi New York’ta hala polis arabası çeşitliliği daha fazla). Ambulans ve itfaiye, polisten biraz daha yavaş gelir ama, onların da acil vakalara gelmesi 10-15 dakikayı geçmez. Zaten polislerin hepsi ilk yardım eğitimi almıştır. Ambulans / İtfaiye gelene kadar durumu idare ederler.

      San Diego’nun mottosu “America’s finest city”. Katılmak durumundayım. Benim gördüğüm en güzel şehir. İstanbullu olmama rağmen, benim gözümde Antalya ikinci, İstanbul üçüncü.

      San Diego, aynı zamanda, Amerika’nın iklimi de en güzel şehri. Florida’yla benzer iklime sahip olmasına rağmen, Florida’yı senede birkaç defa kasırga vurur. San Diego’da tayfun, kasırga, vs olmaz. Ortalama sıcaklık 25 derece Santigrat civarındadır. Kışın en fazla iki haftalığına 15 dereceye düşer; en kötü, yağmur yağar. Yağarsa, o iki haftada yağar. San Diego’da geçirdiğim toplam 3 sene, 2 ay, 15 gün boyunca, giydiğim en kalın giysi, kapüşonlu sweat-shirt olmuştur. Hadi ben irice bir adamım. Ufak tefek hanımefendiler, yanlarında bir de yağmurluk bulundursalar, sırtları yere gelmez. Aralık 2019’da gittiğimde, t-shirt’ten başka bir şey giymeye ihtiyaç duymadım. Fikir vermesi açısından, Aralık 2016’da Adana’ya gittiğimde de t-shirt’le dolaşmıştım. Adanalılar o sırada, anorak, bere ve eldivenle dolaşıyordu. Sebebini sorduğumda, “Hele gel, yazın 45 derecede buralarda dolaş. Bizim bünyemiz ona alışkın” cevabını verdiler. Hak verdim. San Diego’da da zaman zaman anorak, bereyle (eldiven hiç görmedim) dolaşan ablalar görebilirsiniz. Sebebini “Adana etkisi”ne bağlıyorum. Zira, yazın, sıcaklık 35 dereceye kadar çıkabilir. Ama o da en fazla iki hafta sürer. Doğudaki çöllerden, dağ geçitlerini kullanarak, batıdaki okyanusa doğru esen aşırı kuru Santa Ana rüzgarları sayesinde, hiç nem yoktur. 35 derece bile bunaltmaz. Ben sıcağa tahammül edemeyen bir insanım. Ben bile San Diego’da zorlanmadan yaşayabildim. Ocak 2020’de, New York’ta, şort ve t-shirt’le terlemeden uyuyabilmek için ısıtmayı kapatıp, pencere açmak zorunda kalmış ben yaşayabildiysem, bence herkes yaşayabilir.

      San Andreas Fayı yakında olduğu için, Downtown ve University Town Center dışında, yüksek ve betonarme yapılaşma yoktur. Birkaç otel ve hastane binası dışında, apartmanlar bile, ahşaptan ve yatay mimariye uygun olarak, en fazla iki katlı olacak şekilde inşa edilmiştir. Bu tip yapılaşma, olası depremlerde can kaybı sayısını düşük tutmaya yardımcı olsa da, özellikle küresel ısınmanın artıp yaygınlaşması sonucu, sıklığı ve şiddeti sürekli artan orman yangınlarında, ciddi bir risk oluşturmaktadır. Ben, San Diego’da bulunduğum toplam 3 sene, 2 ay, 15 gün süresince, yalnızca bir orman yangını gördüm. Şimdi ise, civarda, her sene en az bir defa yangın çıkıyor.

      San Diego, üniversiteler şehridir. 15’e yakın üniversite, 10’a yakın kolej, 5 civarı hukuk okulu bulunur. Yukarıda yazmıştım; tekrar edeyim: Nüfusun %45’i, en az lisans mezunudur. Ucuz devlet üniversitesi, pahalı özel üniversite, hayat kurtaracak iyi üniversite, askerlik erteletecek dandik üniversite; hepsinden yeterli miktarda mevcuttur. Google size en güncelini söyleyeceği için, üniversite listeleme işine hiç girmiyorum.

      San Diego, aynı zamanda donanma şehridir. Pasifik Filosu’nun Hawaii’den sonraki en büyük ikinci üssü San Diego’dur. Downtown’dan National City’ye kadar komple donanma üssüdür. Uçak gemileri, kruvazörler, destroyerler, fırkateynler, Littoral Combat Ship’ler, Amphibious Assault Ship’ler; Allah ne verdiyse yanaşır. Coronado Island, hem donanma üssünün devamıdır, hem de deniz havacılığı üssüdür (Naval Air Station). Point Loma, denizaltı ve denizaltı savunma harbi üssüdür. Camp Pendleton, batı kıyısının en büyük deniz piyadesi üssüdür. Miramar, deniz piyadelerinin hava üssüdür (Marine Air Station).

      Top Gun filmi, Miramar deniz piyadesi hava üssünde çekilmiştir. Traffic filmi, Downtown’da çekilmiştir. Açıkçası, aklıma, San Diego’da geçen, bunlar kadar gişe yapmış başkaca bir film gelmiyor.

      San Diego ekonomisi turizm ve teknolojiye dayanır. Teorik olarak, tarımın da güçlü olması beklenir ama, ben kendi namıma, öyle ekili – dikili alan hiç görmedim. Belki iyice doğuda vardır. Benim kendi gözlerimle gördüğüm en yakın ekili – dikili alan, gözün alabildiğince üzüm bağlarıyla dolu olan, 2-3 saat kuzeydeki Temecula Valley idi. Turizmde, tema parkları önemli bir cazibe merkezi teşkil eder. San Diego Zoo, San Diego Zoo Safari Park (benim zamanımdaki adıyla, San Diego Wild Animal Park), Sea World, Birch Aquarium (bu, Sea World gibi popüler değil de, daha çok bilimsel), Legoland, San Diego’dadır. Los Angeles çevresindeki Disneyland’e, Universal Studios’a, Six Flags Magic Mountain’a, Knott’s Berry Farm’a yeterince yakındır. Bir araba kiralayıp, 2-3 saatte gidebilirsiniz. Hiçbiri Los Angeles’taki Venice Beach kadar ünlü olmasa da, San Diego da bir plajlar şehridir. Tamamı ücretsiz (bizdeki gibi değil), Imperial Beach, Coronado Beach, Ocean Beach, Mission Beach, Pacific Beach, La Jolla Beach doğa harikalarıdır (Plajlar kuzeye doğru devam eder ama, isimlerini yukarıdakiler kadar sık duymazsınız). Little Italy, San Diego’nun İtalyan mahallesidir. İtalyan restoranları, pastaneleri, vs bulunur. Downtown’da, özellikle de Gaslamp Quarter’da, restoranlar ve gece kulüpleri; Old Town’da, filmlerde gördüğümüz gibi bir kovboy kasabası; Carlsbad’de, outlet’ler bulunur. Teknoloji namına, biyoteknoloji, bilişim altyapı teknolojileri (özellikle, yarı-iletkenler ve fiber-optik sistemler), mobil iletişim altyapı teknolojileri (özellikle, bizdeki GSM şebekesinin Amerika’daki muadili CDMA), tüketici elektroniği, enerji sistemleri, havacılık ve savunma alanları gelişmiştir. Illumina, Novartis, Cymer, Peregrine Systems, Qualcomm, Nokia, Sony, Hitachi, Sharp, Kyocera, ESET, Teradata, bir Caterpillar şirketi olan Solar Turbines, Lockheed Martin, General Atomics, San Diego’da bulunmaktadır. Finansal teknolojilerle ilgilenen forumdaşlar, Intuit; eli mekanik işlere yatkın forumdaşlar, WD-40 markalarını da tanırlar.

      University of California San Diego Connect ve San Diego State University Lavin Entrepreneurship Center çevresinde, bir girişimcilik ekosistemi mevcuttur; ancak, Palo Alto, San Jose ve San Francisco’daki kadar civcivli değildir. 2000’lerin başında, Sorrento Valley’i, Silicon Valley’in güneydeki devamı olarak konumlandırmaya çalışmış olsalar da, başarılı olamadılar. Yine de, teknoloji şirketleri, Carlsbad, Sorrento Valley / University Town Center ve Downtown civarında kümelendi. La Jolla civarında da yoğun biyoteknoloji aktivitesi var. Palo Alto, San Jose, San Francisco, Austin, Boston, New York dururken, girişimci olmak için San Diego’ya gidilmez; ama San Diego’ya gidilmişken de girişimci olunabilir. Üniversite de var. Çeşitli finansman destekleri de var. Melek yatırımcı da var. Fırsat bolluğu yok, ama yeterince fırsat var.

      Bolluk demişken, San Diego’da, ürün anlamında, aradığınız hemen her şeyi bulabileceğinizi, ama New York’ta durumun pek öyle olmadığını belirtmeliyim. Ben San Diego’da kesintisiz yaşadığım 3 sene, 2 ay, 10 gün boyunca, (taharet musluğu dışında) hiçbir şeyin yokluğunu yaşamadım. Ama Aralık 2019’da New York’a indiğimde, yanımda getiremediğim malzemeyi tedarik etmek için, 1. Cadde ile 65. Sokak’ın kesiştiği köşede bulunan Gristedes isimli süpermarkete gittim. Böyle, bizdeki MMM Migros büyüklüğünde bir yer. Gristedes, New York halkının ihtiyaçları arasında olduklarını düşünmemiş olacak ki, ürün karmasına deodorant ve Red Bull ekleme gereği duymamış. Bir deodorant bulabilmek için, Upper East Side’dan West Harlem’a kadar gitmek zorunda kaldım. Red Bull’u hiç bulamadım. Kabul, belki benim beceriksizliğimdir. 5 gün sonra, 5 günlük ziyaret için indiğim San Diego’da ise, Ralphs’e giriyorum, oradan çıkıp Vons’a giriyorum, oradan çıkıp Target’a giriyorum; raflar, hatta koca bir reyon dolusu, (Türkiye’den aşina olduğumuz adidas, Gilette, Nivea, Dove gibi birçoğu dahil) marka marka, model model deodorant... Bırakın süpermarketi, San Diego’da spor mağazasına giriyorum; kasanın yanında Red Bull dolabı! Özetle, New York’u o kadar da gözünüzde büyütmeyin!

      San Diego konusuna devam etmeden önce, New York’tan iki “yokluk” hikayesi daha paylaşayım...

      Yukarıda yazmıştım. Ben irice bir adamım. Her şeyin 3XL’ını giyiyorum. Ayakkabının, Amerikan ölçüsüyle, 14 numarasını giyiyorum. Türkiye’de benim bedenimde giyim eşyası bulmak, 90’larda çok zordu. Spor ayakkabı ve diğer spor malzemelerini, yalnızca, Kadıköy’de, profesyonel spor kulüplerinin de spor malzemelerini tedarik eden Rekor Spor’da bulabiliyordum. Ayağıma göre bot bulabilmek için ise, Cevizlibağ’daki Yeşil Kundura’ya kadar gitmek zorunda kalıyordum. Orada da, ayağıma göre, yalnızca Caterpillar’ın tek bir modelini bulabiliyordum. Takımı, gömleği, zaten ezelden beri mecburen ölçüye özel diktiririm. 2000’lerin ortalarında, Avrupa Birliği ile aramızda esen sanal bahar rüzgarlarıyla, ekonomi bir düzelir gibi oldu. Markalar Türkiye pazarına kendileri girdi. Piyasada mal bolluğu oluştu. Mal yokluğundan para kazanan Rekor Spor battı. Her marka ve modelin değil ama, yeterince marka ve modelin 3XL’ını, 14 numarasını bulmak mümkün hale geldi. adidas’ta, Nike’de, üzerimize göre ürün bulabildik de, giyinebildik. 2010’larla beraber, her şey eski haline dönüp, ekonomi yine krize girince, mal bolluğu ortadan kalktı. Allah bozmasın, Under Armour hariç, yine hiçbir yerde aradığımızı bulamaz olduk. 90’lara benzer bir yokluk içinde, New York’a indiğimde, üzerimde, aradığım bedeni bulamadığım için almak zorunda kaldığım, önü kapanmayan, 2XL adidas bir anorak vardı. New York kışı, İstanbul kışından daha sert. İstanbul’da (İngiltere’de yüksek lisans yapan kuzene ve doktora yapan arkadaşına getirttiğim) t-shirt üzeri anorak giyiyorum. Bütün kış, önümü kapamak zorunda kalmadan geçiyor. New York’ta ise, ön kapanmadan olmuyormuş. Kısa sürede anladım 🙂 Bütün Manhattan’ı karış karış gezdim. adidas’a, Nike’ye, Oakley’e, T.J. Maxx’e, gördüğüm her giyim mağazasına girdim; 3XL anorağı zar zor ve yalnızca The North Face’te bulabildim. Orada da yalnızca bir tane vardı. Benden sonra gelip, “DÜNYANIN BAŞKENTİ!!!” New York’ta istediği bedeni bulabileceğini zanneden hazırlıksız turist, muhtemelen donmuştur. Ruhuna Fatiha... 3XL anorağı bulmadan önce, bari t-shirt’le 2XL anorağın arasına bir kat daha giyeyim diye, 3XL kapüşonlu sweat-shirt aradım. Yok! Bari birkaç kat t-shirt giyeyim diye, 3XL t-shirt aradım. Yok! Türkiye’de artık hiç bot bulamıyorum. Ayağımda koşu ayakkabısıyla (onun için de, Under Armour sağ olsun) gitmiştim. Yağmurda o da olmadı. 14 numara bot aradım. Yok! Yok! Yok! T-shirt işini, San Diego dönüşü, Amazon’dan sipariş vererek çözdüm. Bot için de, en son REI’a gittim. İnternet mağazalarında satışta olduğunu gördüğüm, Salomon’ın bir modelinin 14 numarasını istedim. Kızcağız bir pusula yazdı. Kasaya gidip, siparişimi vermemi, 1 hafta sonra gelip almamı söyledi. Kasa yolunda internetten kontrol ettim. Pusulada yazan model, benim istediğim model değil. Elinde ne varsa, bana onu itelemeye çalışmış. Böyle şeyler Türkiye’de sürekli başıma gelir ama, Amerika’da ilk defa şahit oldum. Sinirlendim. Sipariş vermeden çıktım. 5 gün sonra San Diego’ya indim. Okulumun hediyelik eşya mağazasına gittim. Yetişkinler için 3XS, 2XS, XS, S, M, L, XL, 2XL, 3XL, beni New York’ta misafir eden arkadaşın 1,5 yaşındaki kızına göre türlü bebek bedenleri, 3,5 yaşındaki oğluna göre türlü çocuk bedenleri, arkadaşın abisinin 10 ve 13 yaşındaki oğullarına göre türlü garson bedenler, t-shirt, kapüşonlu, kapüşonsuz sweat-shirt; ne ararsan var! Ne lazımsa aldım! Under Armour’a gittim. İki 3XL kapüşonlu sweat-shirt de oradan aldım. TL ile oldukları için, kredi kartlarının limitleri doldu. Bot alamadım. San Diego dönüşü New York’u, yağışlı günlerde dışarı çıkmayarak idare ettim. Özetle, New York’u o kadar da gözünüzde büyütmeyin!

      New York’ta beni misafir eden Türk (artık Amerikan vatandaşı) arkadaş, yılbaşında birkaç günü, Amerikalı eşinin Queens’deki ailesiyle geçireceklerini, Upper East Side’daki 1+1’lerinde tek başıma canımın sıkılmaması için, beni 3 günlüğüne, Downtown’daki bir otele yerleştireceklerini söyledi. “Tamam” dedim. Beni 16.30’da otele bıraktı. 18.15’te, karnımı doyurmak için otelden çıktım. Dunkin’ Donuts, Subway dahil, önünden geçtiğim her restoran kapalıydı. Tesadüfen, iki blok aşağıdaki, tadilat halindeki bir binanın altındaki Hint restoranını bulamamış olsam, 1 Ocak 2020’de, “ASLA UYUMAYAN ŞEHİR!!!”in göbeğinde, resmen aç kalacaktım ( Otelin aşırı pahalı oda servisiyle, Hint kökenli başka bir abinin işlettiği tobacco shop’tan alacağım birkaç cips ve krakeri birer seçenek olarak yazmadıysam, kusuruma bakmayın lütfen 🙂 )! Hint abi de, 21.30’da kapatacakmış. Onu da ucundan yakalamışım. Son iki not: 1. Hayatımda yediğim en kötü Hint yemeği değil; hayatımda yediğim açık ara en kötü yemekti. 2. San Diego’da, günlerden ne olursa olsun, mutlaka açık bir yer bulur; karnınızı mutlaka doyurursunuz. Özetle, New York’u o kadar da gözünüzde büyütmeyin!

      New York’un, bir konuda hakkını teslim etmek durumundayım: Türk yemeklerine ulaşılabilirlik ve o yemeklerin çeşitliliği konusunda, Amerika’nın benim gördüğüm hiçbir yeri, New York’un eline su dökemez. Upper East Side’da Türk restoranı gördüm. Upper West Side’da Türk restoranı gördüm. Lenox Hill’de, Lincoln Square’de, Midtown East’te, Midtown Manhattan’da, Hell’s Kitchen’da, Murray Hill’de, Chelsea’de, Gramercy Park’ta, Greenwich Village’da, East Village’da, SOHO’da, Downtown Manhattan’da Türk restoranı gördüm. ABA, Agora, Akdeniz, A la Turka, Ali Baba, Anka, Antalia, Barbounia, Bodrum, Enfes, Farah, Galata, Istanbul, Leyla, Lezzet, Memo, Meyhane, Pasha, Pera, Pierre Loti, Seven Hills, Sip Sak, Sophra, Sumela, Zeytin isimlerini hatırlıyorum. Hangisi, neredeydi, hatırlamıyorum. Hiçbirinde yemedim. Bir, Broadway’de, o zaman tadilat halinde olup, yakın zamanda açılmaya hazırlanan bir SaltBae hatırlıyorum. Virüsten sonra belki açılmıştır; belki ertelenmiştir. Bir de, Türk arkadaşın Amerikalı eşi, beni bir akşam Dyker Heights’taki ailelerin, evlerini Noel için nasıl süslediğini görmeye götürdü (meşhurmuş). Onun dönüşünde, Brooklyn’deki Taci’s Beyti’de yemek yedik. “Taci Abi”, lahmacun gibi lahmacun, İskender gibi İskender, karışık ızgara gibi karışık ızgara yapmıştı. Onu hatırlıyorum. San Diego’daki Türkler, Türk yemekleri konusunda o kadar şanslı değil. 2000’lerin başında, Pacific Beach’te, (o zaman 20, şu an 35 sene önce, çekilişten green card kazanarak New York’a gelmiş; sonra oralarda birilerinin ayaklarına bastığı için San Diego’ya kadar kaçmak zorunda kalmış) Engin Abi’nin Central Park isimli pizza dükkanı vardı. Pizza fırınında, vasatın altında pideler ve ekşi yoğurtla berbat bir hazır mantı yapar, özlemimizi giderirdi. Escondido’da, Türk bir ailenin işlettiği Bird House isimli restoran vardı. Vasatın altında ev yemekleri (zeytinyağlılar, kuru fasulye, pilav, vs) yapar, özlemimizi giderirdi. Bunlar dışında, Downtown’da, onların Yunan yemeği olduğunu iddia ettikleri yemekler yapan, İsrailli bir piyanist – şantör abinin Arapça, İbranice, Türkçe, Yunanca şarkılar söylediği, Arap bir dansöz ablanın oynadığı bir Yunan tavernası; Los Angeles’ın güneyinde, Ermeni bir abinin işlettiği, vasatın üstünde kebaplar yapan bir Ortadoğu restoranı vardı. Aralık 2019’da gittiğimde, San Diego’da Amerikalı bir arkadaşın yanında kalıp, şoförlüğümü de kendisine yaptırdığım için, yukarıda bahsettiğim Türk restoranlarının hiçbirine gidip, yerlerinde duruyorlar mı diye bakamadım. Ama başka bir Amerikalı arkadaşla Downtown’da buluşmaya gittiğimde, 4. Cadde’de, Sultan Baklava isminde yeni bir Türk restoranı açıldığını gördüm. Hemen içeri daldım. Abi Diyarbakırlı’ymış. “15 sene önce yoktun” dedim. “5 senedir buradayım” dedi. “İşler nasıl?” dedim. “Her gün daha iyiye gidiyor” dedi. “Oh, oh; Allah arttırsın” dedim. Amerikalı arkadaşı oraya davet ettim. Kendisi açmış; kebap yedi. Amerikalı olduğu için, ucundan tadamadım. Ben toktum; baklava yiyip, çay içtim. Baklava gibi baklava, çay gibi çaydı. Edindiğim izlenime göre, kebabın da kebap gibi olduğunu tahmin eder, San Diego’ya gidecek arkadaşlara gönül rahatlığıyla tavsiye ederim.

      San Diego ve ekonomisine geri dönersek, bağcılık, şarapçılık tecrübesi olanlar, tarımda; pazarlama, turizm – otelcilik eğitimi ve tecrübesi ile, ileri derecede hizmet sektörü tecrübesi olanlar, turizmde; iyi bir mühendislik eğitimi ile, yeterince mühendislik tecrübesi olanlar, teknolojide kalifiye iş bulabilirler. Özellikle pandemi münasebetiyle, sağlık çalışanlarının da, geçtiğimiz yıllara oranla, daha kolay iş bulabileceklerini düşünüyorum. San Diego genelinde, çok sayıda hastane, University of California San Diego özelinde, çok iyi bir üniversite hastanesi, onun ekosisteminde birçok araştırma enstitüsü ve Point Loma’da bir donanma sağlık merkezi mevcut. Asker olmayı göze alanlar için, yukarıda, San Diego’nun donanma şehri olduğunu özellikle belirtmiştim. Bunlar dışında, maç ve konserlerde güvenlik görevliliği, Downtown’da pedicab, Uber ve Lyft’te ulaşım, Amazon Flex’te dağıtım elemanlığı gibi, part-time ek iş imkanları da mevcut.

      İşe, eğlenceye gidip gelmek; genel anlamda “yaşamak” için, araba gerekli. 2000’lerin başında, toplu taşıma Metropolitan Transit System’ın otobüsleriyle sağlanıyordu. Ana hatlarda, saat başı gidip gelen otobüsler mevcut olsa da, istediğiniz zaman, istediğiniz yere gitmek için yeterli değildi. 2010’ların başında, yine Metropolitan Transit System tarafından bir tramvay ağı kuruldu. Kapsama alanı daha geniş, hareket saatleri daha sık olsa da, “yaşamak” için hala yeterli değil. New York’taki gibi bir “ağ” beklemeyin. Ben 2000’lerde kendime $3,000’a 10 yaşında bir Japon arabası alarak tüm ihtiyaçlarımı karşılayabilmiştim. Kendine $800’a 15 yaşında bir Japon arabası alan arkadaşım, arabasıyla sorunlar yaşamış, çokça tamir parası ödemişti. $10,000’a ikinci el Pontiac Trans-Am alan arkadaş da çok çekti. $17,500’a sıfır Toyota alan arkadaş çok rahat etti. Ama 20 yaşındaki adam, o kadar da parası varken, neden gidip kendine station wagon Toyota Corolla alır; hiçbirimiz anlayamadık 😃 Özetle, her ihtiyaca, her bütçeye göre araba var. Yetersiz toplu taşımada kendine eziyet etmeye gerek yok.

      Ben San Diego’da yaşarken, asgari ücret, saatte $6.75 idi. Part-time güvenlik görevlisi olarak, saatte $7.00 kazanıyordum. Yüksek lisans yapmakta olduğum üniversitede, part-time lisansüstü asistanı olarak saatte $10.10, part-time araştırma asistanı olarak saatte $13.70 kazanıyordum. Costco’da full-time POP pazarlama elemanı olarak saatte $75.00, Qualcomm’da full-time stajyer olarak saatte $80.00 kazanmışlığım da var. Vons isimli süpermarket zincirinde part-time kasiyerler, saatte $15.00 kazanıyordu (ve az buldukları için grev yapıyordu). İstanbul’da gittiğim özel liseden tanıdığım 3 yaş büyük “abi”m, yine San Diego’da, vasıfsız (yani öyle elektrikçi, tesisatçı falan değil) full-time inşaat işçisi olarak, saatte $33.00 kazanıyordu. Amerikalı kız arkadaşımın full-time oto tamircisi babası, saatte $40.00 kazanıyordu. Amerika’da full-time çalışma haftası 40 saat. Yaklaşık aylık maaşınızı, verdiğim saatlik ücret x 40 saat x 4 hafta formülüyle hesaplayabilirsiniz. İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliği lisans + San Diego State University İşletme Yönetimi yüksek lisans mezunu arkadaşım, 2003 yılında, bir Caterpillar şirketi olan Solar Turbines’de, senede $60,000.00 ile işe başladı. O sırada, San Diego State University MBA mezunlarının ortalama işe giriş maaşı, senede $56,000.00 idi. Aynı dönemde, Harvard, Yale, MIT, Stanford MBA mezunlarının ortalama işe giriş maaşı, senede $250,000.00 idi. İşteki birinci senesinin sonunda, kendisine bir Audi TT; ikinci senesinin sonunda, peşinatı Türkiye’de pilot olan babasından gelmek üzere, kendisine fena olmayan bir mahallede, iki katlı, kapalı garajlı, müstakil bir ev aldı. Ekstra bir not olarak, yukarıda bahsettiğim Amerikalı kız arkadaşımın profesyonel beyzbol oyuncusu olan kardeşinin, senede $5,050,000.00 kazandığını da kayıtlara geçirmek isterim 🙂

      San Diego’da asgari ücret, şu an $12.00. Yukarıda bahsettiğim meslek gruplarının bugünkü yaklaşık maaşlarını, basit bir oran – orantı hesabıyla bulabilirsiniz.

      New York’ta asgari ücret, şu an $15.00. Deloitte isimli global şirkette kıdemli müdür olarak çalışan arkadaşım senede $500,000.00, Goldman Sachs’te kıdemli müdür olarak çalışan eşi senede $500,000.00, dış ticaret merkezi New York’ta bulunan bir Türk şirketinde genel müdür olarak çalışan abisi senede $500,000.00 kazanıyor. Bu arkadaşların evlerinde ev işleri ve çocuk bakıcılığı yapan vasıfsız Türk abla, saatte $22.50 kazanıyor.

      Giderlere gelirsek...

      Ocak 2001 – Nisan 2004 arası, San Diego'nun okyanusa ve şehir merkezine uzak, SDCCU Stadium (benim zamanımdaki adıyla, Qualcomm Stadium), Mission Valley Mall, San Diego State University ve Grossmont College'a yakın kesiminde, 300 metrekare toplam alan üzerine oturtulmuş 150 metrekarelik, tek katlı, kapalı garajlı, 3+1, müstakil bir ev $150,000 - $200,000 aralığında satın alınabiliyordu. Aralık 2019’da yanında kaldığım Amerikalı arkadaşım, içinde oturduğu, okyanusa ve şehir merkezine yakın, genişçe 1+1 condo’sunu (kabaca, kiralanan apartman dairesine “apartment”, satılan apartman dairesine “condo” diyorlar) $190,000’a aldığını söyledi. Bugün, New York şehir merkezinde, Roosevelt’in doğduğu eve (bkz. Google) benzeyen, bitişik nizam, 2-3 katlı müstakil evler, 30-40 milyona gidiyor. Jennifer Lopez, Hudson Yards’daki condo’sunu 17 milyona almış (Big Bus’taki turist rehberi abimiz sağ olsun).

      Ocak 2001 – Nisan 2004 arası, San Diego'nun okyanusa ve şehir merkezine uzak, SDCCU Stadium (benim zamanımdaki adıyla, Qualcomm Stadium), Mission Valley Mall, San Diego State University ve Grossmont College'a yakın kesiminde bir 1+1'in, su faturası dahil aylık kirası $800 idi. Bir aylık kirayı depozito olarak alıyorlardı. Benim orada yaşadığım süre boyunca, hiç zam gelmedi. Aralık 2019'da gittiğimde, aynı dairenin aylık kirası, yine su faturası dahil $1,450 Dolar olmuştu. Şu an, aynı dairenin, New York şehir merkezindeki aylık kirası $3,900. Forumdaşlardan birinin, başka bir başlık altında söylediğine göre, aynı daire, Huntsville, AL’da, $500’a bulunabiliyormuş.

      2001 – 2003 arası, benim gittiğim devlet üniversitesinin yıllık ücreti $9,600 idi. San Diego’nun en iyi özel üniversitesinin yıllık ücreti $20,000 - $25,000 civarındaydı. Şu an devlet üniversitesinin yıllık ücreti $19,600. Özel üniversite ise, yıllık $57,200’dan gidiyor (Karşılaştırılabilen büyüklükler olsun diye, MBA ücretlerini yazdım. Ücretler, öğretim seviyesi ve bölüme göre büyük farklılıklar gösteriyor). New York’ta ise, Columbia, NYU ve Pace’in MBA ücretleri, bugün itibariyle yılda $80,000.

      2001 – 2004 arası San Diego’da $4-5’a yediğim burrito, bugün $7-8. New York’ta burrito yemedim ama, $10’dan aşağı bulabileceğinizi sanmam. 2001 – 2004 arası San Diego’da $7-8’a olduğum saç tıraşı, bugün $12. Aynı saç tıraşı, bugün New York’ta $30.

      Aklıma gelenleri, gücüm yettiği, dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım. Sürçülisan etmiş isem, affola. İhmal ettiğimi düşündüğünüz, merak ettiğiniz, cevap bulamadığınız başka San Diego sorusu olursa, yazın lütfen. Bildiğim bir konu ise, mutlaka cevap vermeye çalışırım.

      Allah’ın herkese gönlüne göre vermesi dileğiyle, saygılar...

      California içinde yayımlandı
      kingocali
      kingocali
    • RE: DV2022 Bekleme Odası

      Amerika'ya gidilmek isteniyorsa, bir yol bulunup, gerçekten gidiliyor. Ama çekiliş olmadan, Amerika'da kalmak o kadar kolay olmuyor maalesef.

      Sınıfta 6 Türk'tük. Hepimiz San Diego'ya yüksek lisans yapıp, akabinde Amerika'da kalmak niyetiyle gelmiştik. Hepimiz bu işi yasal yollarla yapmayı tercih ettik. Yalnızca birimiz kalabildi; 5'imiz, bize H-1 getirecek bir iş bulamadığımız için geri dönmek zorunda kaldık.

      Sınıftan olmayıp, hepsi San Diego'ya bizimle aynı dönemde, dil okulu, ön lisans, lisans ya da yüksek lisans yapıp (Biri hemşire, diğeri muhasebe alanında meslek lisesi mezunu olup, herhangi bir okula gitme niyeti olmayan 2 kişi istisnadır), akabinde Amerika'da kalmak niyetiyle gelmiş 48 Türk'ten, yalnızca 12'si kendisine H-1 getirecek bir iş bularak, 4'ü evlenerek, 2'si yasal olmayan yollara başvurarak kalabildi; 30'u geri döndü (Akademisyen olarak geldiğini bildiğim 4, çekiliş kazanarak geldiğini bildiğim 1, gelirken kalma niyeti olmadığını bildiğim 1, nasıl geldiğini bilmediğim 6 ve öğrenci vizesiyle geldiğini bildiğim, ancak akıbetlerini bilmediğim 5 Türk'ü dahil etmiyorum).

      Türkiye'deki lisans programından tanıdığım 4 sınıf arkadaşımdan, 2'si dil okulu bahanesiyle New York'a, 2'si yüksek lisans için Amherst ve Chapel Hill'e gitti. Chapel Hill'e giden okulu bitirip, Amherst'e giden okulu dahi bitiremeden geri döndü. New York'a gidenler, yasal olmayan yollara başvurarak kalabildi.

      Ben, Türkiye'de 7 sene özel okulun ardından, Amerika'da 7 ay gittiğim dil okulunda İngilizce problemini tamamen ve ebediyen çözdüm. İlk yüksek lisansımı Amerika'da yaptım. Amerika'daki okul sırasında asistanlık, okul bittikten sonra staj yaptım. Okul bittikten sonra, 1 yıllık Optional Practical Training sürem içinde, birkaç vasıfsız işte (bahçıvanlık, güvenlik görevliliği, POP pazarlama elemanlığı) çalıştım. Eşzamanlı olarak, bana H-1 getirecek vasıflı bir iş arayışım içinde, her sektör ve boyuttan sayısız şirketle mülakat yaptım. Özetle, Amerika'da, vasıflı bir iş bulup, çalışabilmek dışında, bir insanın deneyimleyebileceği her şeyi deneyimledim; deneyebileceği her yolu denedim ( Vatandaşla evlilik ve askere alma bürosu deneyimlerimi de, başka bir başlık altında yeri gelirse paylaşırım. O işlere de girmediğimden değil 🙂 ). OLMADI!

      Şu an, İngilizce sorunum yok. Biri lisans, (biri Amerika'dan) ikisi yüksek lisans; 3 üniversite diplomam var. 3 sene, 3 ay, 13 günlük Amerika tecrübem var. Kredi geçmişim var. Üstelik iyi. Social Security Number'ım var. Alien Number'ım var. 10 senelik pasaportum var. 10 senelik turist vizem var. Evcil hayvanım yok. Hanım - çocuk yok. Bakmakla yükümlü olduğum 1. derece akrabam yok. New York, NY'ta 5, San Diego, CA'da 10, Huntsville, AL'da 15 sene, beni hiç çalışmasam bile idare edebilecek param var. Ama dibini görürsem, hayatta tek dikili ağacım kalmayacağı için, hepsini harcama lüksüm yok. Gidersem, iyi bir iş bulup, çalışmak zorundayım. Ama geçmiş tecrübelerimden, iyi iş bulmanın kolay olmadığını, hatta mümkün bile olamayabileceğini çok iyi biliyorum. O yüzden, o işi bulmadan, olmayacak maceralara da atılamam. Üstelik 2021 çekilişini de kazandım. Ama 38 bin küsuruncu sıradan kazandım. Bu seneki çekilişin doğası 2018'inkine benziyormuş. Muhtemelen bana mülakat sırası dahi gelmeyecekmiş. Özetle, bütün imkan ve avantajlarıma rağmen, HALA GİDEMİYORUM!

      San Diego'ya, 32 yaşında, cebinde yalnızca Türkiye'de sattığı motorunun ve gitarının parasıyla gelen (inanın, toplasanız 15.000 Dolar etmez); yasal olmayan yollarla çalışarak, önce dil okulu (İngilizce'yi neredeyse sıfırdan öğrenmek üzere), ardından ön lisans, ardından lisans, ardından yüksek lisans bitiren; lisans mezuniyetinden beri, San Diego'daki web tasarım firmalarında web tasarımcısı olarak çalışan; San Diego'ya birlikte geldiği doktor kocasından ayrılmış Türk bir hemşireyle evlenen; şu anda, hala San Diego'da hepimizin hayalindeki hayatı yaşayan Türk de tanıyorum. Katbekat fazla imkanım olmasına rağmen, (yalnızca para harcanan) turistik geziler dışında Amerika'ya gidememenin acısını da bizzat yaşıyorum (Yalnız olmadığımı da, yukarıda somut verilerle paylaştım).

      Demem odur ki, gelin, bugün elimizde olan ya da olmayan imkanlarla, yarın elimize geçip geçmeyeceğinin garantisi dahi olmayan fırsatları değerlendirmeyelim. Birbirimizin şevkini ve kalbini kırmayalım. Gün doğmadan neler doğar? Krediler çekilir. Akrabalar el verir. Piyangodan para çıkar ( Çekilişten göçmenlik çıkacağına inanıyorsunuz; para çıkacağına mı inanmıyorsunuz? 🙂 ). Gidenler gider; gidemeyenlerin yerine sıradaki talihli gider. Zaten o yüzden 55.000 vizeyi 132.000 kişiye çıkarmıyorlar mı?

      Bu zor günlerde, aynı tarafta olmakta fayda var. Saygılar...

      Edit: Sayıları, aklıma gelen yeni kişilerle güncelledim. İlk okumanızla ikinci okumanız arasında rakam farkı varsa, sebebi rakamların güncellenmiş olmasıdır.

      Yeşilkart (Greencard) ve Göçmenlik içinde yayımlandı
      kingocali
      kingocali
    • RE: Amerika'daki ilginc deneyim ve gozlemleriniz

      Okul bitmek üzere. Olursa iş, olmazsa staj arıyorum. Sabahtan akşama kadar, internet başında, Yahoo Jobs senin, Monster benim (o zaman bunlar vardı), ilan kovalıyorum. Haftada bir, okulun kariyer ofisine uğruyorum. Bir gün "Bölümün de ayrı bir kariyer ofisi var. Oraya gittin mi?" dediler. "Haberim bile yok. Nerede ki o?" dedim; yerini öğrendim; gittim.

      İşletme binasının en üst katında bir oda var. Ortasında bir masa var. Üstünde bir dosya var. İçinde hep POP ve gerilla pazarlama elemanı arayan ilanlar var. H1 getirecek hiçbir şey yok. H1 getirecek işe kaldıraç olacak staj da yok. Tam küfredip kalkıyordum; dosyanın arka kapağına ters konmuş bir ilan olduğunu fark ettim. Neymiş diye baktım. San Diego'nun en büyük 15, Amerika'nın en büyük 500 şirketinden, Amerika'nın en çok tercih edilen ilk 400 iş vereninden (o zaman ilk 100'deydi) biri olan Qualcomm'da bir staj var. 3 aylık proje. Projenin sonunda, bir kereye mahsus 800 Dolar para veriyorlar. Hemen aradım. "Yarın gel, başla" dediler.

      Henüz mezun olmadığım, OPT'ye hak kazanmadığım için, profesörlerden birinden aldığım "Bu staj, bu adamın akademik gelişimi için gereklidir" yazısı ve okuldan aldığım özel izinle gitmem gerekiyordu. Tamamlar tamamlamaz gittim. İnsan Kaynakları'nda girişimi yaptılar. Masamı, bilgisayarımı, telefonumu hazır ettiler. İş başı yaptım. Haftanın iki günü gitmeye başladım. 10 - 15 gün sonra okul bitti. Müdürüme, "Okulum bitti. Yapacak başka işim de yok. Sizden, anlaştığımızın dışında hiçbir şey istemiyorum ama, tam zamanlı gelebilir miyim?" dedim. "Olur" dedi. Bir yandan OPT işlemlerini tamamladım; diğer yandan işe her gün gitmeye başladım. Yasal statümü kaybetmemek için, OPT evrakını İnsan Kaynakları'na gönderdim. Haftanın sonunda, İnsan Kaynakları'ndan çağırdılar. "Zaten zar zor bulduk. Bu iş de buraya kadarmış" dedim; kurbanlık koyun gibi gittim.

      İnsan Kaynakları'nda, karşıma Çin göçmeni bir abla çıktı. "İş veren olarak, bizim standartlarımız var. Sen mezun olmuşsun. Biz yüksek lisans mezunu stajyeri 3 ayda 800 Dolar'a çalıştıramayız" dedi. Ben "Kısmetimiz buraya kadarmış. N'apalım?" falan derken, "Biz sana ayda 3.200 Dolar vermek zorundayız. Kabul ediyor musun?" dedi. "Sen ciddi misin? Bunu gerçekten soruyor musun?" dedim. Çinli olduğu için anladı; gülümsedi; "Ama ben bunu sormak zorundayım" dedi. "Tabii ki kabul ediyorum. Sen deli misin?" dedim.

      3 ayda 800 Dolar için anlaştığım işten, 3 ayda 9.600 Dolar kazandım (Belki mezun olmadığım ilk 10 - 15 günden kesinti yapmışlardır. Orasını çok net hatırlamıyorum. Üzerinden 18 sene geçti). Bu vesileyle, Qualcomm'un (o zaman) neden en çok çalışılmak istenen ilk 100 şirket arasında olduğunu da öğrenmiş oldum.

      42 senelik hayatımda, şansımın yaver gittiği (yalnızca) 3 olaydan biri olması hasebiyle, bu anekdotun bende ayrı bir yeri vardır. Bu 3 olaydan biri daha Amerika'da başıma geldi. Uygun başlık altında yeri gelirse, onu da anlatırım.

      Amerika Birleşik Devletleri'nde Yaşam içinde yayımlandı
      kingocali
      kingocali
    • RE: Amerika'daki ilginc deneyim ve gozlemleriniz

      Merak ettiğiniz ikinci anekdotu göz önünde daha iyi canlandırabilmek için vermem gereken ön bilgiyle, "şanslı anekdotlar" bittikten sonra, sırf siz beni genelgeçer olarak "şanslı olmak"la itham etmeye başlamayın diye, hayattaki gerçek "şans"ıma dair vereceğim üç örnekten birinin detayı, bu başlığın kapsamı altına giriyor. Zannederim, başlıkla içeriği uyumlandırma işini, kimseyi üzmeden, kimseyi kızdırmadan halletmek mümkün olabilecek 🙂

      İkinci Anekdot İçin Ön Bilgi: San Diego'dan (ABD), Tijuana'ya (Meksika) giden karayolları (I-5 ve I-805) San Ysidro'da birleşiyor ve bizdeki köprü / otoban gişelerine benzeyen bir sınır kapısından Meksika'ya giriyor. Meksika dönüşü, ABD'li kardeşlerimiz, her şeritte bir memur olacak şekilde teşkilatlanmış. Memur, gelene geçene bakıyor. Tipini beğendiğine (California plakalı, içinde kadınlı - erkekli 1-2 beyazın bulunduğu binek araç), çoğu zaman pasaport bile sormadan, eliyle "Geç" diyor. Beğenmediğini (Meksika plakalı, içinde 3-4 esmer abinin oturduğu ticari araç) ikincil muayeneye gönderiyor. İkincil muayene (Secondary Inspection), pek güvende hissedilecek bir yer değil. Her yerde "Memur size gelmeden aracınızdan inmeyin. Aleyhinizde ölümcül güç kullanılabilir" falan gibi uyarı tabelaları var. Meksika'ya girerken ise, sınırda tek Allah'ın kulu durmuyor. Meksikalı kardeşlerimiz, sınır kapılarına köpek bağlama ihtiyacı dahi hissetmemiş. Öyle bir rahatlık 🙂 [Bu paragraf, 2001 - 2004 arası durumu özetlemektedir. Sonrasında, hele ki Trump zamanında, durumun nasıl olduğuna dair bilgi sahibi değilim.]

      İkinci Anekdot: Amerika'da 5. ayım. Hala dil okuluna gidiyorum. Hala yurtta kalıyorum. Amerika'ya gelmeden önce, diş hekimime gitmiş, gereken tüm kontrol ve tedavileri yaptırmışım; Amerika'dayken de dişlerime son derece iyi bakıyorum, ki gol yemeyeyim. Okulun zorunlu tuttuğu sağlık sigortasını yaptırmışım. Diş tedavisini kapsamıyor. Bir sabah, okula gitmeden önce dişlerimi fırçalıyorum. Dilime, dişlerimden birinin dünyaya bakan yüzünde bir oyuk takıldı. Hemen ağzımı çalkaladım. Dudakları çekiştirip, önce dişi, sonra deliği buldum. Çürümüş.

      Hakem penaltıyı vermiş. Gol kesin. Bari dedim, beraberliğe oynayayım; en kötü, az farkla mağlup olayım da, tur şansı ikinci maça kalsın. Dil okulunda, rahmetli Kyle Conroy'un Advanced Grammar sınıfından tanıdığım ve memleketinde (ama San Diego'dan 2.800 km uzakta olan Mexico City'de) diş hekimi olduğunu bildiğim Meksikalı kızı ("Kız" dediğime bakmayın. Ben 23 yaşındayım; o 29 yaşında) buldum. Durumu anlattım. "Daha rutin (6 aylık) kontrol zamanı bile gelmedi. Nasıl olur?" diye sordum. "Diş macununu, kullandığın, içtiğin suyun evsafını, yediğin yemeğin asit, şeker oranını değiştirirsen, böyle şeyler olabilir" dedi. Can havliyle, "Memleketinde diş hekimi olduğunu biliyorum. Ama Mexico City'de olduğunu da biliyorum. Acaba sınıf arkadaşlarından falan, Tijuana'da çalışan var mıdır?" diye sordum. "Ben haftasonları Tijuana'da diş hekimliği yapıyorum. Dil okulunun parasını oradan çıkarıyorum" dedi. Vallahi Allah gönderdi!

      Kız (Sarı boya saçlı, beyaz tenli. Ben zaten kumral, yeşil gözlüyüm. O zaman saç var; sakal yok) beni Cumartesi sabahı arabasıyla (California plakalı) yurttan aldı. Tijuana'ya götürdü. Dişlerimi muayene etti. 4 dolgu, 1 kanal tedavisi gerektirecek kadar berbat durumdaymışım. Ben dilimle çürüklerden yalnızca birini tespit edebilmişim. 7 seanslık işim varmış. Allah razı olsun; 7 hafta boyunca, beni her Cumartesi yurdun kapısından aldı. Tijuana'ya, Dra. Myrna Aguilar'ın ağız ve diş sağlığı polikliniğine götürdü. Dolguları kendisi yaptı. Kanal tedavisi için, endodonti uzmanına yönlendirdi. İşimiz bitince, Kuzeybatı Meksika'nın görülmeye değer yerlerine götürdü (ör: Rosarito Beach). (Ben polikliniğin terasında saatlerce kendisinin işinin bitmesini beklediğim için, o saate kadar kuruyan dolgular sağ olsun) Denemeye değer lezzetlerini tattırdı (ör: Sokak tezgahından fish taco, adını hatırlamadığım ünlü bir restorandan Meksika usulü steak). Sonra da getirip, yurdun kapısına bıraktı.

      Ömrümdeki ilk ve tek kanal tedavisini Meksika'da yaptırdım. Evveliyle, nasıl yapıldığına dair en ufak fikrim olmadığı için, İngilizce bilmeyen endodontist, çeneme, beni konuşamaz hale getiren uyuşturucuyu enjekte ederken; dişimi ortadan ikiye kesip, içini oyup, içine sinir ölsün diye zehir koyup, kapatırken; ertesi hafta açıp, ölü sinir parçalarını çıkarıp, kalan dokuyu mühürlemek için yakarken, üç buçuk atmadım değil. Ama 1. Amerika'da, tedaviden sonra geçirdiğim 3 yıl boyunca bir daha diş hekimi yüzü görmem gerekmedi, 2. Türkiye'ye döndükten sonra, olayı kendi diş hekimime anlattım; diş(ler)i kendi diş hekimime gösterdim; "Bundan daha iyi yapılamazdı" dedi. Panoramik ağız ve çene röntgeniyle de teyit etti.

      Aynı işi Amerika'da yaptırsaydım, bana maliyeti 4.000 Dolar olacaktı. (Tania olmasaydı) Canımı tehlikeye atıp, Meksika'da toplam 800 Dolar'a yaptırarak, 3.200 Dolar (zarardan) kar etmiş oldum (Yol masraflarını, aldığım bedava şoförlük ve tur rehberliği hizmetlerini, en önemlisi de, komple paketin "hayatı kolaylaştırma primi"ni saymıyorum bile). Allah Tania'dan razı olsun!

      Şimdi baktım. Dra. Myrna Aguilar da paranın nerede olduğunu fark etmiş. Bir yolunu bulup, muayenehaneyi Poway, CA'ya taşımış. Kendisine de hayırlı olsun...

      Üçüncü Anekdot: Bu, 2004'te Türkiye'ye dönüp, piyasada ayda 1.450 Lira'ya Satış Mühendisi, ayda 1.500 Lira'ya İthalat Müdürü, ayda 1.500 Lira'ya İhracat Müdürü olarak çalışıp, Türkiye'de bir halt olunamayacağını fark edip, kendi kendimi erken emekli ettikten sonra yaşanıyor (Aslında, bu iş hikayeleri de müthiş hikayeler ama, bırakın başlığı, maalesef forum kapsamına bile girmiyor). Sene 2009...

      Spora gittim. Antrenmandan sonra, çantamı omzuma asmış, spor salonundan eve yürüyorum. Hiçbir şeyden haberim yok. Eve vardım. Facebook'tan mesaj gelmiş. Orta Hazırlık ve Orta 1'de aşık olduğum kız, "Bugün evimin önünden geçtin. Balkonda kızımı uyutuyordum. Uyanmasın diye seslenemedim ama, müsait olduğunda bir kahve içelim mi?" yazmış. Kocasından boşanmış. Baba evine dönmüş. Ben evin önünden geçmişim falan... Kahveyi içtik. Devamı da geldi. Sırf o gün spora gitmiş olmam, çok uzun sürmemiş olsa da, güzel bir birlikteliğe vesile oldu. Orta Hazırlık ve Orta 1'den miras "içimde kalmışlık" son buldu.

      Amerika'da da buna benzeyen bir hikayem var ama, bende duygusal hiçbir iz bırakmamış olduğundan, benim için bir kıymeti yok. Doğal olarak, "şansımın yaver gittiği olaylar" listemde de değil. Üstelik, o bu kadar masum da değil. Onu buralarda kaleme almasam daha iyi 🙂

      Şimdi de, sırf Qualcomm'da 8.800 Dolar, dişçide 3.200 Dolar kar ettik; bir de, spora giderken kız arkadaş edindik diye, beni "şanslı" zannetmemeniz için, şansımın gerçekte nasıl olduğuna dair 3 örnek vermek isterim: Ben, normalde, ücretsiz staj yaptığı şirketten, 7. iş gününde kovulmayı (başlıkla ilgili olduğu için, birazdan detayına gireceğim); internette benimle yazışmaya başladıktan sonra, Facebook status'ını "How I Met Your Father" olarak değiştiren kızı elinden kaçırmayı; 13. denemesinde, green card çekilişini 38 bin küsuruncu sıradan kazanıp, onu da, bir virüsün dünyada 2,3 milyon insanı öldürüp, Trump'ın Amerika'ya başkan olduğu yıla denk getirmeyi başarmış / başaran / başaracak bir insanım. Yani, "Öyle şanslısın", "Böyle talihlisin" demeyin; külahları değişiriz 🙂

      Ömrümdeki tek kovulma hikayemi de anlatarak, paylaşımımı noktalayayım: Sene 2003. Okul bitmek üzere. Olursa iş, olmazsa staj arayışım sırasında, ama Qualcomm'dan önce, SMS.ac adında, pazara en hızlı giriş yapan şirket ödülü almış (Tabii, o zamanın şartlarıyla... Bugünün şartlarıyla kıyaslandığında, son derece ilkel) bir sosyal medya girişimine, sırf deneyim kazanmak için, ücretsiz stajyer olarak girdim. University Town Center'da, normalde patronun evi olan bir suite'in salonunda, SMS ve MMS üzerinden sosyal paylaşım yapılmasını sağlayan bir sosyal mecra yönetiyoruz. Ben Türkiye'deki partnerlerle ilişkileri yönetiyorum ( 2005'te, Türkiye'deki partnerde de işe girdim. O da fazla uzun sürmedi 🙂 ). Patronun (son derece fit), call girl fiziğinde (son derece fit), call girl isminde ("Brandi", with an "i") bir kız arkadaşı var. Abla, aynı zamanda, şirketin İş Geliştirmeden Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı. Gün içinde, sürekli, "Burada yeterince yerimiz yok", "Burada yeterince yerimiz yok" diye söyleniyor. 7. iş günümde işe bir geldim. (Müşteri İlişkileri Müdürü, Mali İşler Müdürü, Mühendislik Müdürü dahil) Şirketteki bütün şişmanların işine son vermişler. Ben stajyer olduğum için, bana para bile vermedikleri için, akşamdan beni arayıp, "Yarın hiç gelme" demeyi ihmal etmişler. Gittim. "Günaydın" dedim. "Kovuldun" dediler. Eve döndüm 🙂

      Şimdi baktım. Michael'la Brandi hala fit. Bruce hala şişman. Mali İşler Müdürü'yle Mühendislik Müdürü'nün isimlerini hatırlamıyorum 🙂

      Amerika Birleşik Devletleri'nde Yaşam içinde yayımlandı
      kingocali
      kingocali
    • RE: DV2022 Bekleme Odası

      1.000 yaşındayım. Dünyanın en çirkin insanıyım. Hem kel, hem fodulum. Bana çıktı. Teori iptal 🙂

      "38.000. sıradan çıkmış. Mülakat sırası bile gelmez. O yüzden, çıkmış sayılmaz" diye kendine güvenen varsa, yakın kıdem tazminatlarını, gitsin 😃

      Şaka bir yana, benim, DV-2020'ye kadar, yalnızca yakın çevremdeki kazananlara bakarak (o zaman forumdan falan haberim yoktu tabii), yüksek öğrenim görmüş, bir kariyeri, eşi (tercihen o da kariyerli) ve çocuğu olanların çekiliş şansının belli bir katsayıyla çarpıldığına dair bir teorim vardı (Bana bir şans veriliyorsa, bu profile uyanlara 3 şans veriliyormuş gibi düşünün).

      DV-2020 ve üstü için ise, yine yalnızca yakın çevremdeki kazananlara bakarak, Amerika tecrübesi olan, Amerika'da adli kaydı ve dil sorunu olmayan, yine yüksek öğrenimli, ancak bu kez bekar insanlara daha fazla şans verildiği izlenimi oluştu.

      Örneklem bu kadar dar, sınırlı ve subjektif olunca, ulaştığım sonuç zaten hiçbir istatistiksel anlam ifade etmiyor ama, yalnızca bu forumun heterojenliğine baksanız bile, çekilişin tamamen rastlantısal olduğunu görebilirsiniz.

      Dünyanın en çirkini olduğum kadar, aynı zamanda dünyanın en bahtsız da insanıyımdır. Bana bile çıktı yani 🙂

      Tabii yine, "38.000. sıradan çıkmış. Çıkmış bile sayılmaz" deme hakkınız saklıdır (ve muhtemelen de, tam olarak gerçeği yansıtmaktadır) 😃

      Hisse: Liseyi bitirin. Pasaportları yenileyin. Fotoğrafları tazeleyin. Gerçekleri beyan edin. Yazım hatalarını iyi kontrol edin. Öyle olsa olur mu; böyle yapsak sayılır mı diye kuralları esnetmeye çalışmayın. Tam talep edildiği şekilde başvurun. Gerisi tevekkül...

      Kazanmak isteyen herkese bol şans...

      Yeşilkart (Greencard) ve Göçmenlik içinde yayımlandı
      kingocali
      kingocali
    • RE: DV2021 Goh v. Blinken Davası (Mart 2021)

      Bu değerlendirmeyi, sizlerden farklı ya da fazla hiçbir bilgiye sahip olmadan, yalnızca gidişata bakarak ve hayat tecrübeme dayanarak yapıyorum. Tabii ki hukuki bir tavsiye değildir.

      Gidişat gösteriyor ki, Ankara'da uzunca bir süre DV-2021 işlemi yapılmayacak. 17 Mayıs'a kadar yapılmayacağı zaten kesin. Ama ben şahsen, yazın da yapılmasını beklemiyorum. Bir mucize olsa ve yapılmaya başlansa, DV-2020 kazananlarından Yargıç Mehta tarafından hakları saklanmış olup, mülakatlarına başlanmamış olanlar ve başka göçmen vize kategorilerinde başvuru yapmış olup, mülakatlarına başlanmamış olanlar olmasa bile, 17 Mayıs'tan sonra vize görüşmesi yapabilecekleri dosya numarası 10.000'i geçemez.

      Yani @Orhan-Cabarov , teorik olarak ve en iyimser tahminle, Ankara'nın 17 Mayıs'ta DV-2021 kazananlarına mülakat tarihi vermeye başlayacağını varsayarak, senin hala bir şansın var (ama o da çok fazla değil). Ama dosya numarası 10.000'den büyük olanların konvansiyonel yöntemle (Ankara'da mülakat tarihi bekleyerek) hayallerine kavuşması (bence) imkansız.

      Dosya numarası 10.000'den büyük olanlar için, green card'larına kavuşmanın yegane üç yolu, 1. Dava açmak ve onu kazanmak, 2. Mülakat yeri değiştirmek, 3. Adjustment of Status yapmak.

      Dava açmak ve onu kazanmak zaten yeterince zor. Ama dava açıp kazansan bile, hayallerine kavuşamayabiliyorsun. DV-2020 kazananı olan arkadaşlar dava açtılar. Kazandılar. Yargıç Mehta kendilerine 9.095 vize rezerve etti. Ama onlar da hala bekliyorlar. Ne mülakata çağıran var, ne ne zaman çağıracakları belli. Hangi öncelik sırasına göre çağırılacakları bile belli değil. Davayı kazananlar mı çağırılacak, sıra numarası gelenler mi çağırılacak, önce davayı kazananlar, sonra sıra numarası gelenler mi çağırılacak; hiçbir şey belli değil. Ama en azından umutları devam ediyor. Bu devirde, bu bile bulunması zor bir nimet.

      Mülakat yeri değiştirmek alengirli bir iş. Zaten başka başlık altında tartışılıyor ve sen zaten o başlığı da yakından takip ediyorsun. O yüzden, bunun detayına girmiyorum. Zaten, ben mülakat yeri değiştirecek şartları sağlamıyorum (başka yerin vatandaşı da değilim; başka yerde oturma iznim de yok). Dolayısıyla, bu ihtimale fazla kafa yormuyorum.

      Adjustment of Status da alengirli bir iş. Ama benim için uzak, insanlık için idealden uzak bir ihtimal de olsa, bir ihtimal.

      Ankara'da mülakat tarihi, dosya numaram 38 bin küsur olduğu için, bana asla gelmeyecek. Dolayısıyla, hayatta bir defa başıma gelmiş olan bu şansı devam ettirebilmem için, önümde iki seçenek var: 1. Dava açmak, 2. Adjustment of Status. Ben şu an ikisini de kovalıyorum.

      Sen daha şanslısın. Çünkü senin dosya numaran 3 bin küsur olduğu ve sen Azerbaycan vatandaşı olduğun için, senin üç seçeneğin var: 1. Ankara'da mülakat tarihi beklemek, 2. Mülakat yerini Tiflis olarak değiştirmek, 3. Dava açmak. Geçerli bir ABD vizen var mı, bilmiyorum. Eğer var ise, dört seçeneğin var: 4. Adjustment of Status.

      Bu adımlardan hangilerini atarsan, şansın o kadar artıyor; umudun o kadar uzun sürüyor. Yapman gereken tek şey, bu green card'ı ne kadar çok istiyorsun ve onu elde etmek için ne fedakarlıklar yapmaya muktedir ve hazırsın; bunun kararını vermek. "Ben bu green card'ı istiyorum. Onu alana ya da alamayacağım kesinleşene kadar her yolu deneyeceğim" kararını verirsen, bir dakika bile kaybetme; dosyanı Tiflis'e taşımak için DS-260'ını açtır. Green card'ını alana kadar, geçici olarak Azerbaycan'a taşınmayı göze alamıyorsan (çünkü dosyanı ancak o zaman Tiflis'e taşıyabiliyorsun), bir dakika bile kaybetme; hemen davanı aç. Cebinde ABD vizen varsa, bir dakika bile kaybetme; hemen ABD'ye git ve Adjustment of Status işlemlerine başla. Ama unutma; kaç başlık altında, aynı soruyu noktasının virgülünün yerini değiştirip kaç defa sorarsan sor, ne bu forumdaki, ne de herhangi bir avukatlık bürosundaki hiç kimse, sana dosyanın Tiflis'e taşınabileceğini, davayı kazanacağını, davayı kazansan bile vizeni alabileceğini (bkz. DV-2020 kazananı olup, açtıkları davayı da kazandıkları halde mülakata bile çağırılmayanlar), Adjustment of Status başvurunun kabul edileceğini, edilse bile işlemlerinin 30 Eylül'e kadar yetişeceğini garanti edemez. Ederse de sen inanma zaten. Kesin yalan söylüyordur.

      Ne dava açanlar, ne Amerika'daki göçmenlik avukatlarına Adjustment of Status süreciyle ilgili sorular sormak için yüzlerce Dolar para bayılanlar; hiçbirimiz, bu işleri, davayı kazanacağımız, avukat aracılığıyla yapınca, Adjustment of Status başvurumuzun kabul edileceği ya da 30 Eylül'e kadar yetişeceği garanti olduğu için yapmıyoruz. Buraya kadar gelmişken, bütün yolları deneyelim; gün geçtikçe azalan şansımız artsın, umudumuz sürsün diye yapıyoruz. 1 Ekim 2021'de, "Ömrümde bir kere şans yüzüme güldü. Ama nihayetinde o iş olmadı. Yine de olsun diye elimden geleni yaptım. Kaybettim ama, sonuna kadar savaştım" diyebilmek, 1 Ekim 2021 gecesi huzur içinde uyuyabilmek için yapıyoruz.

      Sorduğun soruların doğru ya da yanlış hiçbir cevabı yok. Senin ne yapmaya karar verdiğin ve yaptıklarının işe yarayıp yaramadığı var. Bu forumda da ne yapmaya karar verdiğimizi ve yaptıklarımızın işe yarayıp yaramadığını paylaşıyoruz. Başka bir şey değil.

      Dosyanı Tiflis'e taşımak için, green card'ını cebine koyana kadar geçici olarak Azerbaycan'a taşınmayacaksan ve Ankara'da mülakat tarihi beklemek tek seçeneğin olmasın, şansın artsın ve mülakat tarihi alamadan süreç bitse bile umudun devam etsin istiyorsan, davaya katıl. Ama Goh v. Blinken pahalı geldi diyorsan, bu dava tek seçeneğin değil. Curtis Morrison, Mayıs'ta bir dava daha açacak. Davayı açmadan önce 500 Dolar, sen göçmen vizenle Amerika'ya girdikten sonra bir 500 Dolar daha istiyor (sen de benim gibi yalnızsın diye biliyorum; hanımın, çocuğun varsa, onlar için de, Amerika'ya girdikten sonra adam başı 500'er Dolar daha). O daha ekonomik, özgüvenli ve adil bir teklif. Ben şahsen kendisinden pek hazzetmesem, kendisini tercih etmesem de, o davalarını da kazandı üstelik.

      Özetle kardeşim, çok düşün, kesin karar ver ve kararını verdikten sonra, sonucu ne olursa olsun, o kararın arkasında dur. Hepimiz öyle yapıyoruz. Yoksa, sendeki kararsızlık ve huzursuzlukla (bir başlıkta geceleri uyuyamadığını söylemiştin), bu hayat yaşanmaz.

      Senin sıra numaran da gayet şanslı. Bizim işimiz olmasa bile, senin işin olur inşallah. Yeter ki, yumruğunu şu masaya vur artık. Hadi Allah'a emanet...

      Greencard Lotosu (Diversity Visa) Süreci içinde yayımlandı
      kingocali
      kingocali
    • RE: Dolar Çıldırdı

      Günlük piyasa hareketlerini ve aylık para politikalarını bir kenara bırakıyorum. Amacımız belli olduğu için (Fırsatını bulduğumuzda, biriktirdiğimiz Dolar'la ABD'ye göçmek), kura kısa ve orta vadede ne olduğuyla ilgilenmiyorum. Henüz resmen başımıza gelmediği için, AB'nin bizi "Aralık'taki AB Liderler Zirvesi'nde artık geliyor" diye tehdit ettiği yaptırımları da, Biden'ın seçilmesiyle, artık geleceğine kesin gözüyle baktığım CAATSA yaptırımlarını da, şimdilik görmezden geliyorum. Lakin, jeopolitik riskler (Ermenistan, Irak, Suriye, Doğu Akdeniz, Libya) ortadan kalkmadığı sürece, döviz kurlarındaki yükselişin kalıcı olarak durması ya da gerilemesi zaten mümkün değil.

      Eniştemizin istifasıyla, uzun zamandır olumlu bir habere aç ve muhtaç olan piyasa, sonunda bir nefes aldı. Muhteremin ekonomide ve hukukta reform söylemleriyle, olumlu gidişat ihtimalini fiyatladı.

      Muhterem "acı reçete" ve "ekonomide yapısal reform" dediğinde "umudu" fiyatlayan piyasa, muhterem hemen ertesi gün "Faiz enflasyondan çıkmaz; enflasyon faizden çıkar" söylemine geri dönünce, Merkez Bankası rezervlerinde satacak döviz kalmadığı (Döviz rezervi, Merkez Bankası'nın kura karşı sahip olduğu yegane iki silahtan biriydi. Artık yok) ve muhterem de 24 saat içinde tekrar "Vatandaşımızı faize ezdirmeyeceğiz" söylemine döndüğü (Faiz, Merkez Bankası'nın kura karşı sahip olduğu yegane iki silahtan diğeri. Ama idarede de, onu kullanacak irade yok) için, hiçbir şeyin değişmeyeceğini ve her şeyin eski tas, eski hamam olacağını gördü ve mevcut jeopolitik koşullar altındaki "normal" seyrine geri döndü.

      Muhterem "hukuk reformu" dediğinde "umudu" fiyatlayan piyasa, muhteremin 18 yıllık yol arkadaşı "Hakkında hüküm verilmediği halde aylardır tutuklu olan siyasi figürler serbest bırakılmalı" deyip, muhterem hemen ertesi gün kendisini kamuoyu önünde gömdüğünde (istifaya zorladığında) ve bir sonraki gün de 18 yıllık hukuklarını hiçe sayıp kellesini aldığında (istifasını kabul ettiğinde), hiçbir şeyin değişmeyeceğini ve her şeyin eski tas, eski hamam olacağını gördü ve mevcut jeopolitik koşullar altındaki "normal" seyrine geri döndü.

      Şimdi, sırf fantezi olsun diye, jeopolitik riskleri de bir kenara bırakıyorum. Ama jeopolitik risksiz bir dünyada bile, seni bugüne getiren hataları aynen yapmakta ısrar edeceğini söylemeye devam edersen, o kur hiçbir zaman düşmez. Einstein'ın durumumuzu anlatan çok güzel bir sözü vardır; "Sürekli aynı şeyleri yapıp, farklı sonuçlar elde etmeyi beklemek deliliktir" der.

      Naçizane fikrim, siz gelin, yine farklı sonuçlar beklemeyin. * Yatırım tavsiyesi değildir. *

      Gündem ve Sohbet içinde yayımlandı
      kingocali
      kingocali
    • RE: Amerika'da Günlük Yaşamdaki Farklılıklar

      @tugbafurkan

      1. Yollar bizimkinden geniştir. Dikiz aynaları arkanızı tamamen göstermekte yetersiz kalabilir. Şerit değiştirmeden önce, bir de kafanızı çevirerek, camdan ölü noktada araç var mı diye kontrol etmeniz, seyahat güvenliğinizi arttıracaktır.

      2. Hız limitlerine uyun. Polis, hız limitlerini hassasiyetle uygular.

      3. Bizdekinin aksine, "Stop" işaretlerinde (gerek yerde, gerek tabelada yazan) tamamen durulur. 3 saniye beklenerek, kavşağın boş, ya da kavşaktaki araçların tamamının durmuş olduğundan emin olunarak harekete geçilir. Geçiş hakkı, kavşağa ilk gelendedir. "Stop" işaretinde, önünüzde başka bir araç varsa, o hareket ettikten sonra, onun durduğu yerde durup, kavşakta önünüzdeki aracın geçmesini bekleyen araçlardan birinin geçmesine izin vermelisiniz. O geçişini tamamladıktan sonra, harekete geçebilirsiniz. Yine bizdekinin aksine, polis "Stop" işareti kurallarını hassasiyetle uygular.

      4. California eyaletinde, sağa dönmek için yeşil ışığı beklemek zorunda değilsiniz. Işıklarda durup, aynı "Stop" işaretinde olduğu gibi 3 saniye bekledikten sonra, yola çıkmak güvenli ise, yeşili beklemeksizin sağa dönebilirsiniz. Diğer eyaletler konusunda bilgi sahibi değilim. Sadece, böyle bir şey olduğunu görür, ya da sağa dönüşte yeşili beklerken, arkanızdaki araç size korna çalarsa şaşırmayın diye yazdım.

      5. San Diego'da, sola dönüşlerde, sola ok gösteren trafik ışıkları vardır (Bizde de var). Sola dönüş kolaydır. Ancak Los Angeles ve New York'ta, sola dönüş oku yok. Yeşil yanarken, kavşağın size ayrılan sol şeridinde durup, karşı yönden gelen araçların tamamının geçip, karşı yönün boşalmasını bekliyor, karşı yön boşalınca sola dönebiliyorsunuz. Los Angeles ve New York gibi trafiği yoğun yerlerde, sola dönmek bir ömür sürebiliyor. DC ve NC'da nasıldır; bilemiyorum. Ama dikkat edilmesi gereken başka bir konu daha...

      6. Aracınızı yol kenarına park ederseniz, aracınızı bıraktığınız yönün, trafiğin aktığı yönle aynı olduğundan emin olun. Türkiye'deki gibi kaldırıma asla çıkmayın. Kaldırım taşlarının rengine, üzerinde yazanlara, trafik levhalarına dikkat edin (Örneğin, kaldırım taşlarının rengi kırmızı ise, oraya asla park edilemez. Yakında yangın musluğu, vs vardır. Sarı ise, geçici bir süre ile duraklanabilir. Yolcu ya da eşya indirilip bindirilebilir. Süresi üzerinde yazar. Yeşil ya da beyaz ise, oraya park edilebilir. Ancak, haftanın birkaç günü, belirli saatlerde, o yolda temizlik yapılacağından, aracınızı o gün ve saatlerde orada bırakmak, kaldırım yeşil ya da beyaz olsa bile yasaktır). Kaldırımda parkmetre var ise, parasını mutlaka atın. Parking Enforcement, park kurallarını hassasiyetle uygular.

      7. Yaya geçidi olsun, olmasın, yola yaya indiğinde, tamamen durmalı, yayanın karşıya geçmesini beklemelisiniz. Polis, yayaların geçiş üstünlüğünü hassasiyetle uygular. Yaya geçidi yoksa, belki kendinizi kurtarabilirsiniz ama, yaya geçidinde yaya varsa ve siz durmazsanız, affetmez.

      8. Çoğu trafik ışığında kamera vardır (Gerçi artık bizde de var). Kırmızı ışıkta durmazsanız, cezası nereye giderseniz gidin, sizi mutlaka bulur.

      9. Geçiş üstünlüğü olan (sirenli, çakarlı) bir araç geliyorsa, ne taraftan geliyor olursa olsun, sağa çekip, durup, geçmesini beklemelisiniz (Kendi memleketimizde yapmayan çok çıkıyor ama, orada herkes yapıyor).

      10. Polis arabası arkanıza gelip, tepe lambalarını yakıyorsa, mutlaka en yakın güvenli yerde sağa çekip durmalısınız (Bu, Amerikan polisinin, sizi çevirme yöntemidir ve tartışmaya açık değildir). Memur bağırarak ya da hoparlöründen aksi yönde talimat vermediği sürece, aracı terk etmemeli, camlarınızı açıp, ellerinizi memurun göreceği bir yerde tutarak (Sürücü direksiyonda, yolcu dashboard'da) memurun size gelmesini beklemelisiniz (Önce telsizle dispatch'e çevirme yaptığını ve yerini bildirecek, sonra bilgisayarına plakayı yazacak, sonra yanınıza gelecek. Süre alabilir). California'da uluslararası sürücü belgesi geçmiyordu. Diğer eyaletleri bilmiyorum. Ama "geçici" olarak kullanıldığı sürece, Türk ehliyeti geçiyor. Dolayısıyla, pasaportlarınız, Türk ehliyetiniz ve kiralama belgeleriniz kolay ulaşabileceğiniz bir yerde olsun. Zira, yanınıza gelir gelmez, bunları görmek isteyecek.

      11. İndiğinizde, free shop'tan, vs. alkol alırsanız, alkol mutlaka bagajda olmalı. Kabinin içinde alkol şişesi görürse, ceza kaçınılmaz.

      12. Ne yaparsanız yapın, polisin talimatlarına karşı gelmeyin, onunla tartışmaya girmeyin ve asla madde etkisinde araç kullanmayın. Aksi takdirde, Allah korusun, green card macerası kısa sürebilir.

      Güvenli yolculuklar...

      Kültür ve Hobi içinde yayımlandı
      kingocali
      kingocali
    • RE: Amerika'da Yaşanacak Eyalet ve Şehrin Seçimi

      @tugba_nyc_love

      2001 - 2004 arası, San Diego'da, devlet üniversitesinde okudum. Bir dönemlik okul ücreti (tuition) 4.000 Dolar, kayıt ücreti (registration fee) 800 Dolar idi. Amerika'da okumak için, gayet mütevazı rakamlar olduğu söylenebilir. Kiram (su faturası içinde), ayda 800 Dolar; elektrik, kablo, telefon gibi sabit giderlerim, 200 Dolar civarında idi. F-1 öğrenci vizesi ile, yalnızca kampüs içinde ve en fazla 20 saat çalışarak (yasal sınırlar bunlar), yalnızca yeme, içme ve gezme giderlerimi karşılayabiliyordum. Okul ücretleri, kira, sabit giderler Türkiye'den geliyordu. Üstelik, okul kırtasiyesinde kasiyerlik, okul kantininde komilik gibi vasıfsız (Saati $6.75) değil; 20 saati doldurmak için, aynı anda birkaç hocanın lisansüstü (Saati $10.10) ve araştırma (Saati $13.70) asistanlığını yaptığım yarı-vasıflı işlerde çalıştım.

      Okul bitip, 1 yıllık Optional Practical Training sürem başladığında, bir yandan H-1 getirecek iş arayıp, diğer yandan vasıfsız işlerde çalıştım. Saati $5'dan bahçıvanlık (o zaman California'da asgari ücret $6.75 olmasına rağmen, abinin bende emeği olduğundan öyle anlaştık), $7'dan güvenlik görevliliği, $75'dan (geçici süreli, proje bazlı) POP pazarlama elemanlığı (Migros'ta margarin sürülmüş ekmek tadımı yaptırdığınızı düşünün) yaptım. En iyi günümde, kiramı, sabit giderlerimi, yiyip, içip, gezdiğimi karşılayabildim. Arabanın sigortası, benim sigortam geldiğinde, Türkiye'den destek gelmeden, peynir gemisi yürümedi.

      Bugün, San Diego'da aynı dairenin kirası 1.450 Dolar. New York'ta aynı dairenin kirası 3.900 Dolar.

      Aralık 2019 - Ocak 2020'de gittiğimde, New York'ta, 20 sene önce, çekilişten Green Card kazanarak gelmiş, Türk ailelerin evlerinde (temizlik, yemek, bulaşık, çamaşır, ütü gibi aklınıza gelebilecek bütün) ev işleri ve çocuk bakıcılığı yaparak (ne kadar ağır da olsa, vasıfsız işler), ayda 3.600 Dolar kazanan (ve hala tek kelime İngilizce konuşamayan) bir Türk ablayla tanıştım. Ama dediğim gibi, New York'ta 1+1'in kirası 3.900 Dolar. Abla, Brooklyn'in Manhattan ve East River görmeyen kesimlerinde yaşıyor, işe metroyla gidip geliyordu. Şansı ve hayatta kalabilmesinin tek sebebi, eşinin ve şu an yetişkin olan oğlunun da vasıfsız işlerde çalışıyor ve kendisine destek veriyor olmasıydı. Üstelik, Trump öncesinde, kardeşini, onun eşini ve çocuklarını da bir şekilde yanına aldırarak, bir destek sistemi kurabilmişti (En azından, beklenmedik masraflarda, çevresinde kendisine destek olabilecek birileri var).

      Doğuştan vatandaş olan Amerikalı arkadaşım, New York'ta okurken, vasıfsız işlerde çalışarak (garsonluk yapmış) geçimini ve okula ilişkin sarf malzemesi masraflarını karşılayabilmiş olsa da, okul ücretini öğrenci kredisiyle ödeyebilmiş. Üstelik, doğuştan New York'lu olduğundan, yabancı öğrencinin ödediği ücretin üçte birini ödüyor. Ona rağmen, ödemek kolay değil. New York, muhtemelen, Massachusetts, Connecticut ve New Jersey'den sonra, okulların en pahalı olduğu eyalet.

      Ucuz eyaletler, büyük su kütlelerine kıyısı olmayan, sanayii nispeten az gelişmiş eyaletler olabilir. Idaho, Montana, North ve South Dakota, biraz daha pahalı olmak kaydıyla, Nebraska, Oklahoma, Iowa gibi... Bunun bir istisnası Alaska olabilir. Zira, suya bolca kıyısı var.

      New York'ta hem okumak, hem çalışmak, hem "yaşamak" mümkün değil midir? Mümkün olduğunca ucuz bir okulda, birkaç ev arkadaşıyla, şehir merkezinden uzak bir yerde, mütevazı bir dairede, birkaç işte çalışarak mümkün olabilir. Ama o da F-1 vizesiyle mümkün değildir. Çekilişten Green Card kazanırsanız olabilir. Ama o takdirde de, birkaç işte çalışıp, part-time okusanız bile, okul bitmeden "yaşamaya" ne kadar zaman ve haliniz kalır; orası meçhul. Üstelik, beklenmedik harcamalar için, bir destek sistemi hala şart. Zira, Amerika acımasız bir yer.

      Gerçekçi olursak, çalışarak okumak için daha mütevazı bir şehir / eyalet seçmeniz; hayaliniz bu ise, New York'a okul bittikten sonra gitmeniz, hem finansal, hem zamansal, hem de ruhsal olarak daha sağlıklı ve fizibil olabilir.

      Bol şans...

      Eyaletler içinde yayımlandı
      kingocali
      kingocali
    • RE: Amerika'da MBA yapmak?

      @Bilalcan Selamlar, saygılar. Amerika'da MBA yapmış, ama kalıcı olamamış biri olarak, objektif tecrübelerimi ve subjektif tavsiyelerimi paylaşıyorum.

      MBA'de iş tecrübesi şartı olmasına rağmen, mevcut iş tecrübelerimi abartıp, olduklarından önemliymiş gibi gösterek programa kabul aldım. Sınıfta benim gibi yapan başka Türk arkadaşlar da vardı (Ben dahil, 4 adet). Gerçekten ve oldukça değerli iş tecrübeleri olanlar da vardı (2 adet). MBA'den en iyi verimi, gerçekten ve oldukça değerli iş tecrübeleri olan arkadaşlar elde ettiler. O iş tecrübesi şartının orada olmasının bir nedeni olduğunu, bizzat yaşayarak tecrübe ettim. Benim (ve 3 arkadaşım) gibi şartı esnetmeye çalışmaktansa, lisans eğitiminizden sonra Türkiye'de yeterli süre çalışıp, o şartın hakkını vererek, içini doldurduktan sonra MBA'e başvurmanızı tavsiye ederim.

      Ben ve MBA'den sonra Amerika'da kalıcı olamayan diğer arkadaşlar, kendimize, General Management, Marketing, (teknik becerilerle içini dolduramadığımız) Information Systems gibi, okuması nispeten eğlenceli ve bitirmesi nispeten kolay specialization'lar seçmiştik. Amerika'da kalıcı olan arkadaşlar ise, ellerini taşın altına koyup, Amerika'da ihtiyaç duyulan alanlara yöneldiler. Bizim okuldan, dönemden ya da sınıftan olsun ya da olmasın; MBA mezunu olup da, Amerika'da kariyer sahibi olmayı başaran arkadaşlar (sonuncusu hariç), hep matematik ağırlıklı (sonuncusu biyokimya ağırlıklı), nispeten teknik alanlara yoğunlaşanlar arasından çıktı (İlki, eşi Türk olan bir Amerikalı; kalanların hepsi Türk):

      Lisansını hangi okul ve bölümde aldığını bilmediğim arkadaş, Pace'te Accounting üzerine MBA yaptı. CPA sertifikası aldı. Deloitte'ta Auditor, Senior Auditor, Manager, Senior Manager; Goldman Sachs'te Senior Manager, Vice President'lık yaptı. İki çocuk sahibi olduktan sonra, çalışma saatlerinin daha uygun olduğu Federal Reserve Bank of New York'a geçti.

      Lisansını İTÜ Makine Mühendisliği'nden alan arkadaş, SDSU'da Operations Management üzerine MBA yaptı. Solar Turbines'de Project Engineer, Project Manager olarak çalıştı. Ortağıyla birlikte, kendi e-ticaret şirketlerini kurdular. 3 yıl arka arkaya, Amerika'nın en hızlı büyüyen ilk 5000 şirketi arasına girdiler.

      Lisansını İTÜ Makine Mühendisliği'nden alan başka bir arkadaş, USD'de Supply Chain Management ve Finance üzerine MBA, yine USD'de E-Commerce üzerine Masters in Information Technology yaptı. Önce senelerce bir fintech şirketi olan Intuit'te çalıştı. Sonra bir üstteki arkadaşla ortak e-ticaret şirketi kurdular. Aynı başarıyı paylaştılar.

      Lisansını Boğaziçi Makine Mühendisliği'nden alan arkadaş, SDSU'da Entrepreneurship üzerine MBA yaptı. Bir ve iki üstteki arkadaşların genel müdürü oldu.

      Lisansını İTÜ Endüstri Mühendisliği'nden alan arkadaş, SDSU'da Operations Management üzerine MBA yaptı. Toyota'da Planning Engineer, Novartis'te Planning Leader, Kraft Foods'da Planning Manager olarak çalıştı. Sonra kendi isteğiyle memlekete dönüp, Ülker'de Supply Chain Director oldu.

      Lisansını Yeditepe Kimya Mühendisliği'nden alan arkadaş, Rochester'da Finance üzerine MBA yaptı. Wyndham Worldwide'da Business Analyst, Heineken'da Business Analytics Manager olarak çalıştı. Şu an Verizon'da Business Intelligence Manager.

      Lisansını Bilkent Yönetim ve Bilişim Sistemleri'nden alan arkadaş, Cal State Fullerton'da Information Systems üzerine MBA yaptı. Kelley Blue Book ve Pacific Life'ta Business Analyst olarak çalıştı. Şu an Mattel'de Lead Business Analyst.

      Lisansını Mimar Sinan İstatistik'ten alan arkadaş, University of Western Georgia'da Accounting üzerine MBA yaptı. Bir Türk şirketinin New York'taki mağazasında Satış Temsilcisi olarak işe başladı. Zaman içinde, önce aynı mağazanın Satış Müdürü, sonra Ülke Satış Müdürü, sonra Ülke Müdürü, son olarak da Dünya Başkanı oldu (Türk patron, Türkiye'de, Türkiye'deki faaliyetleri yönetiyor. Arkadaş, Amerika'da, dünyanın geri kalanındaki faaliyetleri yönetiyor).

      İngilizce'yi önce SDSU ALI, sonra adını hatırlamadığım ucuz bir dil okulunda öğrenen, ön lisansını General Education üzerine Grossmont College'dan, lisansını Computer Science üzerine Cal State San Marcos'tan alan arkadaş, Southern States University'de Information Systems üzerine MBA yaptı. San Diego'nun çizgi altı dijital ajanslarında, lisansını aldığından beri Web Designer, yüksek lisansını aldığından beri Web Designer ve Social Media Specialist olarak çalışıyor.

      Lisansını Boğaziçi Moleküler Biyoloji ve Genetik'ten alan arkadaş, SDSU'da Health Services üzerine MBA yaptı. Regulatory Affairs Certification sertifikası aldı. Uzun yıllar, Amerika'daki ilaç şirketlerinde Regulatory Affairs Specialist'likten Regulatory Affairs Manager'lığa uzanan görevler yaptıktan sonra, şu an Parallaxis Consulting Group'ta Senior Regulatory Affairs Consultant.

      Biden'ın göçmenlik reformu tasarısındaki ana başlıklardan birinin "ABD'deki üniversitelerden STEM alanlarında yüksek derece alan kişilerin green card almasının kolaylaştırılması" olduğunu da düşünürseniz, mümkünse, hem lisans, hem MBA specialization'ınızın, matematik ağırlıklı, teknik bir alan olmasını tavsiye ederim.

      Zaten (dünyanın her yerinde aşağı yukarı aynı şekilde yapılan = evrensel) pozitif bilim ağırlıklı teknik bir alandan mezun olup, yeterli tecrübeye de sahip olmanız halinde, dünyanın hiçbir yerinde önünüzde durabilecek bir güç tanımıyorum.

      Akademik ve göçmenlik yaşamınızda başarılar...

      Yüksek Lisans ve Doktora içinde yayımlandı
      kingocali
      kingocali
    • RE: Kanada/Amerika Dil okulu için tavsiyeler/fikirler/düşünceler

      @halilk2020 Amerika'da, İngilizce yeterliliğinin belgelenmesi için sertifika ve / veya sınav sonucu talep edilmesi, yalnızca okul başvurularında karşılaşılan bir durum.

      İş görüşmesi için, Fortune 500 listesinde ilk 200'e giren teknoloji şirketine de, dünyanın en büyük konteyner taşımacılığı şirketine de, Amerika'nın ikinci büyük eczaneler zincirine de, plastik parça imalatı yapan KOBİ'ye de, gıda imalatı yapan yabancı patrona ait KOBİ'ye de, internet tarihinin, pazara en hızlı giriş yapan ürününü sunan, scale-up aşamasındaki teknoloji girişimine de, sivil toplum örgütüne de, sanat kumpanyasına da, üniversiteye de, asker alma bürosuna da gittim. Onlarca mülakata girip çıktım. İngilizce sertifikası ya da İngilizce sınav sonucu soran, kendisi İngilizce sınavı yapan işverenle hiç karşılaşmadım.

      CV'sinde gördüklerini beğenirlerse, adayı mülakata çağırıyorlar. Amerikalı'ya ne soruyorlarsa, yabancıya da aynısını soruyorlar. Adayın verdiği cevapları beğenirlerse, (belki ilk mülakattan, belki birkaç mülakat turundan sonra) onu işe alıyorlar. Beğenmezlerse, almıyorlar.

      Adayın verdiği cevapların değerlendirilmesinde, adayın kendisine sorulan soruyu anlaması, mülakatçının da adayın verdiği cevabı anlaması, yazılı olmayan bir ön şart olduğu ve karşılıklı anlaşılıp anlaşılamadığı ilk 30 saniye içinde zahmetsizce anlaşılabilen bir şey olduğu için, hiçbir Amerikalı işveren, kendi memleketinde işe eleman alırken, sertifikayla, sınavla uğraşmıyor (Belki, örneğin, Almanya'da çalıştırmak için eleman alıyorsa, Almanca testi yapıyor / istiyor olabilir).

      Siz sanayi özelinde sormuşsunuz. Müsaade ederseniz, ben konuyu tüm teknik alanlara genişleterek cevap vermek isterim: İfası için, teknik bilgi, birikim, beceri gereken tüm mesleklerde, İngilizce yeterliliği (ya da yetersizliği) daha az sorun oluyor (Lakin, tekraren, bunun somut bir limiti / derecesi yok).

      Örneğin, bir şirketin hukuk müşaviri olacaksanız, son derece ağır bir dille yazılmış kanun, yönetmelik, tüzük ve içtihatları okumak, bu konularda gelecek soruları anlamak, cevaplamak, iş çözümsüzlükle sonuçlanırsa, derdinizi, kendi memleketinin eliti olan hakimlere anlatmak zorundasınız. Hafif bir İngilizce'yle altından kalkmak mümkün değil.

      Ama örneğin, konusuna hakim, alanında yetkin bir tasarım mühendisiyseniz, "Orası öyle olmaz. Böyle olmalı" deyip, ekranda çizdiğiniz şeyi parmakla göstermeniz, çoğu kez yeterli olacaktır. Çalışmaya başladıktan sonra, İngilizce'niz zaten gelişecek, işinizi iyi yaptığınız sürece, çevrenizdeki insanlar, İngilizce'niz gelişene kadar geçecek süreyi ve o zamana kadar yapacağınız ufak tefek hataları görmezden gelecektir.

      Üç tane örnek vermek isterim:

      1. Yukarıda bahsettiğim, internet tarihinin, pazara en hızlı giriş yapan ürününü sunan, scale-up aşamasındaki teknoloji girişiminde çalışırken, bir gün, işe, söylediklerinin ancak %25'i anlaşılabilen Çinli bir elektronik mühendisi başladı. İngilizce'si berbattı ama, belli ki mülakatta, kendisinin, kendisinden beklenenleri yapabileceğine dair güven verebilecek performansı gösterebilmiş. Nitekim kadın, şirketin uzun zamandır çözüm üretilemeyen en büyük problemini, işe başladığı gün çözdü. O gün itibariyle, o kadını, kendisi istemediği sürece, hele ki İngilizce'si yüzünden, şirketten atabilecek bir güç kalmadı 😃

      2. İstanbul Üniversitesi Makine Mühendisliği'ni bitirmiş bir arkadaşım, mezuniyetinden sonra, Türkiye'de 1 yıl Tasarım Mühendisi olarak çalıştı. Sonra sıfır İngilizce'yle New York'a gitti. Dil okuluna başladı. 1 yılı aşkın süre devam etti. Dil okulunda okuduğu süre boyunca, önce pompacılık (o zaman öyle bir meslek vardı; Amerika'da artık yok), sonra taksi şoförlüğü, sonra limuzin şoförlüğü yaptı. Dilini kabul edilebilir seviyeye getirdikten sonra (ki, o seviye, söylemeye çalıştığım gibi, teknik alanlarda nispeten daha düşük; üstelik durum, hem okulda, hem işte böyle), City University of New York'ta Makine Mühendisliği yüksek lisansı yaptı. Okul bitince, Türkiye'de olduğu gibi, Tasarım Mühendisi olarak iş buldu. Zaman içinde, Mühendislik Müdürü oldu. Şu an ise, Genel Müdür. Doğru yaptıkları: 1. Tüm dünyada geçerli, tüm dünyada aşağı yukarı aynı şekilde yapılan bir mesleğin eğitimini almış olmak. 2. O meslekte iş tecrübesi edinmiş olmak. 3. Bir süre düşük yaşam standartlarında yaşamak zorunda kalsa da, dilini geliştirmeye yeterince zaman ayırmış olmak. 4. Amerika'da, Türkiye'de eğitimini aldığı, tecrübe kazandığı alanda, eğitimini ileriye götürecek (aynı zamanda, Türkiye'de aldığı eğitimi meşrulaştıracak) okulu, bölümü ve öğretim seviyesini seçmiş olmak ( Başkası olsa, bu teknik eğitimin üzerine, sırf öylesi daha kolay diye, Radyo - Televizyon falan okur, memlekete dönüp, yalaka medyada, gazı bol, içeriği bomboş, "Gençler, temel bilimler okuyun, mühendislik okuyun; memleketi kalkındırın" programları yapardı 🙂 ). 5. Eğitimini aldığı, tecrübe kazandığı meslekte iş aramak. Şansı: Bulmak 😃

      3. (Burssuz) Bilkent Üniversitesi İşletme Yönetimi lisans programını bitirmiş bir arkadaşım, Türkiye'de faaliyetleri olan global bir Amerikan şirketinin İstanbul ofisinde, denetçi (en geniş bakış açısıyla, "muhasebeci" diyebiliriz) olarak işe başladı (Sanayi işi olmasa da, tüm dünyada geçerli, tüm dünyada aşağı yukarı aynı şekilde yapılan, kuralları belli, teknik bir alan). Özel sektör için oldukça düşük bir maaşa, 4 sene, gece - gündüz çalıştı. Şirketin avantajları, 1. İşe başlamadan önce, 3 haftalık bir işe hazırlık eğitimi vermesi, 2. Senede en az bir defa, 1-2 haftalık, iş başı, yenileme / güncelleme / tazeleme eğitimleri vermesi, 3. Her 3 kişilik çömez ekibinin başına, takıldıkları yerde soru sorabilecekleri, işi öğrenebilecekleri, hata yaptıklarında arkalarını toplayacak bir kıdemli denetçi koyması, 4. Mesaiye kaldıkları zaman, ekip üyelerinin tüm masraflarını (bulundukları yere göre, otel, yol, yemek, vs), hiçbir sınır koymak ve hiç vakit kaybetmeksizin karşılaması idi. 4. senesinin sonunda, arkadaş, New York'taki genel merkeze "Ben Niy Yoyk'ta çayışmak iştiyoyum. Geyebiyiy miyim amca?" diye mail attı. Amerika'da okul tecrübesi yok. Amerika'da iş tecrübesi yok. Green card'ı, çalışma izni; hiçbir şeyi yok. Amerika'ya turist olarak bile gitmemiş. Özel lise ve özel üniversite dışında, hiç İngilizce konuşmamış. "2 hafta içinde gel, başla" dediler. Gitti, başladı. Gittiğinde, gerekli sertifikasyona bile sahip değildi. CPA sınavına girdi. İlkinde beceremedi. İkincisinde aldı. (Geçici olarak) Türkiye'ye döndü. SMMM sınavına girdi. İlkinde beceremedi. İkincisinde aldı. (Kalıcı olarak) Amerika'ya döndü. Önce Denetçi'ydi. Sonra Kıdemli Denetçi oldu. Sonra Müdür oldu. Sonra Kıdemli Müdür oldu. Şu an ise, Partner. Daha üstü yok. Bonuslar hariç, yılda 500.000 Dolar kazanıyor. Doğru yaptıkları: 1. Tüm dünyada geçerli, tüm dünyada aşağı yukarı aynı şekilde yapılan bir mesleğin eğitimini almış olmak. 2. O meslekte iş tecrübesi edinmiş olmak. 3. İstediği şeyi erken yaşta tespit edip, tüm adımlarını kendisini ona ulaştıracak şekilde atmak. 4. İstediği şeyi talep edecek özgüvene ve medeni cesarete sahip olmak. 5. Amerika'da, Türkiye'de eğitimini aldığı, tecrübe kazandığı alanda, eğitimini ve tecrübesini ileriye götürecek (aynı zamanda, Türkiye'de aldığı eğitimi ve edindiği tecrübeyi meşrulaştıracak) sertifikasyonu almak için çaba göstermek. 6. İşler istediği gibi gitmediğinde moralini bozup, pes etmemek. Şansı: Kendisini, istediği yöne götüren yola sokacak, önünü açacak, "Yürü ya kulum" diyecek o ilk işi, olabilecek en iyi yerde bulabilmiş olmak 😃

      Kanada hakkında bilgi sahibi değilim. Sorunuzun kapsamına Amerika dahil değilse, vaktinizi harcadığım için özür dilerim 🙂

      Göçmenlik Sohbetleri içinde yayımlandı
      kingocali
      kingocali
    • RE: [Arşiv] DV2021 (2021 Green Card Lotosu) Asamalari

      @fortuneormisfortune, içinde söyledi: DV2021 (2021 Green Card Lotosu) Asamalari

      Sayin Forum Kullanicilari ve Moderatorler,

      Malumunuz, surecin daha once sekteye ugratilmasi, takip eden kisitllamalar ve son olarak da tamamen kapanma. Bunlarin hepsi bu deadline (kisitli zaman araligi) icerisinde alternatifler dusunmeye itiyor. Muhtemelen daha once benzer sorular soruldu ve cevaplandi. Emin olmak ve birebir cevap almak icin ben de danismak isterim.

      1 Vatandasi olmadigimiz veya oturum iznimizin olmadigi bir ulkeye gidip mulakat ve vize surecini oradan yonetme sansimiz var mi (Avrupa, komsu ulkeler vb.)?
      2 Bir onceki sorumun cevabinin muhtemelen hayir oldugunu varsayarak soruyu bir de soyle spesifik hale getirmek isterim. Guncel ve uzun sureli ABD B1/B2 vizesi (is ziyareti) sahibi birisi sureci Amerika'ya gidip oradan yonetebilir mi?

      Selamlar,

      New York'taki bir Türk avukata 200 Dolar ödeyerek aldığım cevabı, amme hizmeti olarak buradan paylaşmak isterim:

      DV-2021 kazananlarının, dosya numaraları "current" olduktan sonra, Amerika'ya gidip (Gitmek için dosya numarasının "current" olmasına gerek yok; Adjustment of Status işlemlerine başlamak için var. Gitme tarihi "as soon as possible"), Adjustment of Status yapabilmesi için iki yol varmış:

      1. Gidiyoruz. 90 gün bekliyoruz. Avukat Adjustment of Status başvurumuzu yapıyor. USCIS’te kimse niyetimizi sorgulamıyor. Avukat dosyanın üzerine “Acil” yazıyor. Ama dikkate alınacağını ve işlemlerin 30 Eylül 2021’e yetişeceğini garanti edemiyor.

      2. Gidiyoruz. 2-3 hafta bekliyoruz. Avukat Adjustment of Status başvurumuzu yapıyor. USCIS’te “Sen kötü niyetli giriş yaptın. Visa fraud’dan suçlusun” muamelesi yapıyorlar. Onlara avukatlarımızla görüşmeye geldiğimizi, zamanın daralmasından dolayı, Amerika’dayken, bu işe Amerika’da başvurmaya karar verdiğimizi anlatıyoruz, ama onları niyetimizin kötü olmadığına ikna etmek bize düşüyor. O zaman 30 Eylül 2021’e kadar yetişmesi mümkün.

      USCIS Fee: 1.225 Dolar. Avukat ücreti: 2.500 Dolar.

      Avukata “Delikanlı gibi söyle: Sen benim yerimde olsan bu riski alır mısın?” diye sordum. “Almayacak olmanın rahatlığıyla cevap veriyorum: Başka çarem olmadığı için alırım” dedi.

      Başka çarem olup olmadığını öğrenmek için, haftaya 300 Dolar ödeyip, Goh v. Blinken davasının davacısı ImmPact Litigation Team ile görüşeceğim. Oradan çıkacak sonucu da (Onlar da açık yüreklilikle cevap verir de, herhangi bir sonuç çıkarsa) sizlerle paylaşırım.

      Diğer yandan, New York ve New Jersey'deki arkadaşların kanepelerinde kaç günlük kontenjanım olduğunu öğrenmeye çalışıyorum.

      Yıldızlar hizalanırsa, "Forth Eorlingas"...

      Çok Önemli Not: Kesinlikle göçmenlik tavsiyesi değildir. Sadece elimdeki verileri paylaşıyorum. Herkes kendi avukatını kendisi bulur; kendi değerlendirmesini kendisi yapar; kendi kararını kendisi verir; kendi kararının sonuçlarından da yalnızca kendisi sorumludur.

      Greencard Lotosu (Diversity Visa) Süreci içinde yayımlandı
      kingocali
      kingocali
    • RE: Amerika'ya büyük umutlarla gelip mutlu olamamak

      @sibemo Çalışma izniniz yoksa ve almak için şirketin size sponsor olması gerekiyorsa, Türkiye'den daha zor. Zaten çalışma izniniz (örneğin, green card'ınız) varsa, Türkiye'den daha zor değil (En azından iş var. Pandemi ortamında bile, Türkiye'den kalkıp, Amerika'ya göçmeye niyet edecek kadar algıları açık, bilinç seviyeleri yüksek insanların iş bulma ihtimallerinin, Amerika'nın vasıfsız kitlesinin iş bulma ihtimalinden çok daha yüksek olduğunu düşünüyorum. Trump Başgan da öyle düşünmüş olacak ki, girişimizi, hatta mülakat yapmamızı bile yasakladı o kitleye yaşam hakkı tanımak için).

      İngilizce'nin yeterliliği, talip olduğunuz pozisyona, şirkete katacağınız değere, patronun nereli olduğuna ve şirketin tedarik kaynağına / hedef pazarına göre değişir.

      Şirketin hukuk müşaviri olacaksanız, en baştan kusursuz bir İngilizce şart. Tasarım / Üretim mühendisi olacaksanız, derdinizi doğru anlatacak kadar İngilizce yeterli. Görev başında dilinizi geliştirmek için yeterli zaman ve toleransı bulursunuz. Paketleme / Sevkiyat elemanı olacaksanız, İngilizce şart bile değil. Ben, Ortadoğu sos ve salataları yapan, Tunuslu bir patrona ait bir gıda firmasında, POP pazarlama elemanlığı yaptım. İşim Amerikalılar'a Ortadoğu sos ve salataları satmak olduğu için, benim İngilizce'min iyi olması gerekiyordu. Paketleme bölümünde, tek kelime İngilizce bilmeyen Meksikalılar çalışıyordu. Bir tek usta başı İngilizce bilen bir Meksikalı'ydı. Geri kalanlara yapmaları gerekenleri İspanyolca anlatıyordu. İş yapıldığı sürece, patronun da bir şikayeti olmuyordu.

      Şirkete öyle bir know-how getirirsiniz ve o know-how şirkete öyle bir çağ atlatır ki (örneğin, insansız hava aracı üreten bir şirkete, alüminyum ve titanyum sacları birbirine İHA'nın gövde formunda kaynaklamayı öğretirsiniz), kimse sizin İngilizce'nizin iyiliğine / kötülüğüne bakmaz. Söylediğiniz şeyi anlamaları için, kendinizi kaç kere tekrar etmek zorunda kaldığınızı saymaz. Siz kendinizi anlatmak zorunda kalmazsınız; onlar sizi anlamak zorunda kalırlar. Okuduğum okulun kurucu Çevre Mühendisliği Bölüm Başkanı, Malatyalı bir kadındı. İngilizce'yi Malatya aksanıyla konuşurdu. Bilgi onda olduğu, o bilgiyi Amerikalılar ondan almak zorunda oldukları için, söylediğinin her kelimesini anlarlardı. Ben Amerikan aksanıyla konuşurdum. Amerikalı kız arkadaşım, benim söylediklerimin yarısını anlamazdı (Sonra kendimizi geliştirdik; Türkçe düşünüp, İngilizce konuşmayı bıraktık ve sorunu çözdük tabii).

      Patron Türk'se ya da kendisi de aynı yollardan geçmiş bir göçmense ve siz sahip olduğunuz İngilizce'yle onun istediklerini yapabiliyor ve / veya yaptırabiliyorsanız, yine İngilizce'nin mevzu olacağını zannetmiyorum. Yukarıda bahsettiğim Tunuslu patronumun, Tunuslu bir genel müdürü vardı. Aynı apartmanda otururduk. Benim, Amerikalı kız arkadaşıyla konuştuklarımın yarısını anlamazdı. Ama bakınca, Amerika'daki bir şirketin genel müdürüydü. Kaç para kazandığını bilmiyorum. Dış ticaret merkezi New York'ta olan bir Türk şirketinin genel müdürü olan Türk arkadaş (patron Türk ve Türkiye'de), kardeşinin Amerikalı eşiyle konuştuklarımın yarısını anlamıyor. Ama bakınca, Amerika'daki bir şirketin genel müdürü. Senede 500.000 Dolar kazanıyor. İki de düşük profilli örnek vereyim: Ben yüksek lisans yaparken, dil okuluna giden, okul paralarını çıkarmak için, bir Koreli'ye ait bir Wienerschnitzel (sosisçi) franchise'ının mutfağında kaçak olarak çalışan Türk arkadaşların İngilizce seviyesi "çat-pat"ı geçmiyordu. Sonradan hepsi Amerika'da ön lisans okuyacak yeterliliğe geldi. Bir İtalyan göçmenin restoranında, kaçak garson olarak çalışan arkadaş ise, önce dil okulu, sonra ön lisans, sonra lisans, sonra yüksek lisans bitirdi. Biz döndük; adam 15 senedir Amerika'da web tasarımcılığı yapıyor. Geldiğinde, İngilizce'si "çat-pat" bile değildi.

      Çalışmak istediğiniz şirket, dilini konuştuğunuz bir yerden (mesela, Türkiye) mal getiriyor ya da oraya mal satıyorsa, yine şirket içinde derdinizi doğru anlatacak kadar İngilizce yeterli olur diye düşünüyorum. Sizin şirkete katacağınız değer, tedarik kaynağından mal almak / hedef pazara mal satmak olur. Kimse İngilizce'nizin üçüne, beşine bakmaz. Yukarıda bahsettiğim Türk arkadaş, Türkiye'den mal getiriyor; Amerika pazarına satıyor (Avrupa ve Asya pazarlarına da yönlendiriyor). Şirkette 4-5 Türkler. Kimsede kusursuz İngilizce yok. B2B çalışıyorlar. Satış yaptıkları adamlar ya göçmen, ya göçmenlerin birinci derece akrabası, ya da etnik azınlık. Sabahtan akşama kadar ofiste oturup, çay içip, Türkçe muhabbet ediyorlar. Arada bir kırık İngilizce konuşup, çatır çatır iş yapıyorlar.

      Demem o ki, 1. İngilizce yeterliliğinin çalıştığınız pozisyon ve ortamla çok alakası var ve İngilizce'nizin yeterli olup olmadığının, bin türlü senaryoya göre, milyon tane cevabı var, 2. Baştan (dil bilgisi yeterliliği açısından) çok iddialı bir pozisyona talip olmadığınız sürece, kimsenin sizi sıkboğaz ettiği yok. (Dil yeterliliği anlamında) Ayağımızı yorganımıza göre uzattığımız sürece, sorun yok. Ha, zaman içinde daha uzun bir yorgan ediniriz; o zaman ayağımızı istediğimiz kadar uzatırız.

      Amerika Birleşik Devletleri'nde Yaşam içinde yayımlandı
      kingocali
      kingocali
    • RE: DV2022 Bekleme Odası

      @newyorker Hepimiz birbirimizinkini kutlarız inşallah. Bizde parası / diploması olan / olmayan, numarası küçük / büyük ayrımı yok. Biraz da istediklerimiz olsun canım hayatta. Hep felaketler olacak değil ya? Hem evrenin bize 2020'den birikmiş borcu var 🙂

      Yeşilkart (Greencard) ve Göçmenlik içinde yayımlandı
      kingocali
      kingocali
    • RE: New Jersey

      New York'un, batıya doğru karşı kıyısında, New York'tan ucuza, New York hayatı: Jersey City, NJ (İlk fotoğraf, George Washington Bridge. Sol taraf (doğu) New York. Sağ taraf (batı) New Jersey. Arada Hudson River. Sağ tarafın en güney ucu Jersey City. Sağ tarafın, fotoğrafta görülen, köprüye en yakın kesimi Edgewater. Geriye kalan fotoğraflar, 180 derece Jersey City turu...)

      JC.jpg

      1.jpg

      2.jpg

      3.jpg

      4.jpg

      5.jpg

      6.jpg

      7.jpg

      8.jpg

      9.jpg

      10.jpg

      New Jersey içinde yayımlandı
      kingocali
      kingocali
    • RE: San Diego

      Aşağıdaki fotoğrafta, en solda görülen 15 katlı bina, New York'ta beni misafir eden Türk arkadaşın 1+1 condo'sunun bulunduğu bina. Binanın tamamı condo'lardan oluşuyor. Kiralık daire yok. Her katta yaklaşık 10 daire var; 15 kattan, 150 dairelik bir apartman. Ayıp olmasın diye, kaça aldığını sormadım. İçinden fotoğrafı çektiğim 1+1 apartment ise, abisinin yaşadığı, tamamı apartment'lardan oluşan 20 katlı bir binada bulunuyor. Satılık daire yok. Her katta yaklaşık 10 daire var; 20 kattan, 200 dairelik bir apartman. Aylık kirası $3,900 olan 1+1 daire, işte bu, içinden fotoğrafı çektiğim daire. Bu dairenin bulunduğu binanın fotoğrafı ise, maalesef, kaybolan fotoğraflar arasındaydı. Ama dış görünüş ve yaşam tarzı olarak, fotoğrafta en solda görülen binadan bir farkı yok.

      81697319_10158572279087908_156198395663351808_o.jpg

      Gayrimenkul fiyatlarının fahiş olduğu İstanbul'da nasıl otopark problemi varsa, gayrimenkul fiyatlarının fahiş olduğu New York'ta da otopark problemi var. Apartmanların otoparkı yok. Apartmanlar dikey mimari ile inşa edilmiş olduğu için, sokaklarda da, o kadar kat malikine yetecek park yeri yok. O yüzden, girişimciler, 3-4 apartmanda bir, bir arsa satın alıp, üzerine katlı otopark dikmişler. Nitekim, karşıdaki sokağın içinde, beni misafir eden arkadaşın yaşadığı binanın hemen arkasındaki 3 katlı bina, bir katlı otopark. Lakin, aylık ücreti $700. O sebepten, evlerine yılda toplam $1,000,000 giren Türk arkadaşım ve Amerikalı eşi bile, aşağıda fotoğrafları görülen araçlarını, 5 blok aşağıdaki, aylık ücreti $200 olan katlı otoparka bırakıyorlar. Eşi beni dolaştırırken, kendi gözlerimle şahit oldum. Bir eline 1,5 yaşındaki kızın arabasını, diğer eline 3,5 yaşındaki oğlanın elini alıyor; yükünü de sırtına vuruyor; o soğukta, hiç üşenmeden 5 blok yürüyor. Alışveriş de yaptığı zaman, kızın hepsini taşıyacak eli kalmıyor. "Ben olmadığım zaman ne yapıyorsun?" diye sorduğumda, "Zor oluyor ama, hallediyorum bir şekilde" deyip, gülüyor. 1. New York'ta yaşam planlarken, arabanız da olacaksa, otopark ücretlerini de hesaba katmakta fayda var. 2. Upper East Side'da, altınızda Mercedes, cebinizde $1,000,000'la böyle yaşayacaksanız, o green card'ı yakın; hiç gitmeyin Amerika'ya 😃

      79000704_10158475885032908_5008650324970307584_o.jpg

      84086803_10158638801432908_1220293705936666624_o.jpg

      Aşağıdaki fotoğrafta görülen 2 katlı binalar kompleksi ise, San Diego'da benim yaşadığım 1+1 apartment'ın bulunduğu binalar kompleksi. Fotoğrafta görülmüyor ama, yaya kapısının solundan devam eden duvarın devamında, 5'i alt, 5'i üst katta, toplam 10 daire ve bir garaj kapısı, sağından devam eden duvarın devamında, 5'i alt, 5'i üst katta, toplam 10 daire ve bir garaj kapısı var. Kompleks, tamamı duvarlar, bir şifreli yaya kapısı ve iki uzaktan kumandalı garaj kapısı ile çevrilmiş, yaklaşık 5.000 metrekare alan üzerine yerleştirilmiş, ikisi "I", ikisi "U", biri "O" şeklinde, hepsi ahşaptan ve 2 katlı 5 binadan oluşuyor. Binaların üç tarafı komple açık garaj, bir tarafı yaya ve garaj kapılarıyla çevrili. "I" şeklindeki binaların arasında, "U" ve "O" şeklindeki binaların ortasında, ortak kullanım alanları ve süs bahçeleri var; "U" şeklindeki binalardan birinin ortasında ise, bir yüzme havuzu bulunuyor. Fotoğrafta, havuzun bir köşesi görülüyor. İşte bu apartmandaki bir 1+1'in aylık kirası $1,450. New York'taki, dikey mimari ile inşa edilmiş bir apartmandı; bu, yatay mimari ile inşa edilmiş bir apartman. Onda da 150 - 200 daire vardı; bunda da 150 - 200 daire var. Onda 1+1'in aylık kirası $3,900 idi; bunda 1+1'in aylık kirası $1,450. Onda otopark yoktu; bulursan da, ekstra ücrete ($200 - $700) tabiydi. Bunda otopark var. Üstelik beleş. San Diego'da yer bol olduğu için ("Yer bolluğu", "yer yokluğu" mevzuuna, başka bir gün, ayrıca gireceğim. Elimdeki belgeler de çok çarpıcı olacak), apartmanların, müstakil evlerin, alışveriş merkezlerinin, hastanelerin, liselerin, üniversitelerin, aklınıza gelebilecek her yerin mutlaka otoparkı var. Üstelik hepsi beleş (Edit: Üniversitelerde, uzun süreli parklar ücretli olabiliyor). Bunun tek istisnası Downtown. Orada otopark, kaldırım kenarı da olsa, katlı otopark da olsa ücretli.

      79374335_10158494790967908_4663515227034222592_o.jpg

      San Diego'da beni misafir eden Amerikalı arkadaşın $190,000'a aldığı 1+1 condo'sunun bulunduğu, yine yatay mimari ile inşa edilmiş, ahşaptan, 2 katlı binanın fotoğrafı da, maalesef, kaybolan fotoğraflar arasındaydı. Ama dış görünüş ve yaşam tarzı olarak, yukarıdaki fotoğrafta görülen binadan bir farkı yok. Benim yaşadığım apartment'ta, uzaktan kumanda ile girilen açık garaj var. Amerikalı arkadaşın condo'sunun ise, kendi driveway'i var. Aşağıda fotoğrafları görülen güzelliği oraya bırakıyor. Müstakil evlerde ise, küçük olanlarda, genelde yalnızca driveway, büyük olanlarda ise, genelde driveway + kapalı garaj oluyor.

      San Diego'da beni misafir eden Amerikalı arkadaş, San Diego'nun toplu taşımasını planlayan Metropolitan Transit System'da çalışıyor ( Metropolitan Transit System'da çalışıyor. İşe arabayla gidip geliyor. Toplu taşımanın yeterli olmadığının kanıtı 🙂 ). Hem condo'sunu, hem GT'sini, dişiyle, tırnağıyla kazıyarak aldı. İki defa kanseri yendi. Kız highway'e bir çıkıyor. Bütün camları indiriyor. Rüzgar saçlarının içinden geçerken, motorun sesini dinliyor (Bunun belgelerini de, "yer bolluğu", "yer yokluğu" mevzuunun içinde paylaşacağım). İşte böyle yaşayacaksanız, benim green card hakkımı da siz alın; gönül rahatlığıyla gidin Amerika'ya 😃

      78881289_10158489029557908_6341429868634308608_o.jpg

      84832938_10158660421897908_3940814295750672384_o.jpg

      California içinde yayımlandı
      kingocali
      kingocali
    • RE: Amerika'ya büyük umutlarla gelip mutlu olamamak

      @MySea Şimdi spotları @serkanist 'in kariyerine çevirmiş olmayalım ama, kelime seçimlerinden benim edindiğim izlenim, kardeşimin "Yok, benden olmaz" diyeceği yönünde. Kendisi karar verecek tabii. İnşallah olur. "Serkan P.I."... Yakışır kardeşime... 🙂

      Off-duty polislerin yaptığı bir takım güvenlik işleri var (Stratejik önemi olan bir takım özel şirketlerin, öğrenci yurtlarının güvenliği gibi. "Rent-a-Cop" şakası da oradan geliyor). Benim yaptığım, saati 7 Dolar'lık maç / konser güvenliğinden daha kalifiye iş. Özel dedektifliği beğenmezse, o olabilir. İlk yardım sertifikası alıp, saatlik ücretini arttırabilir. Trafik yönetimi sertifikası alıp, Noel öncesi gibi yoğun dönemlerde, şehir merkezinde festival gibi yoğun yerlerde polise yardımcı olabilir (talep, güvenlik şirketine, polis departmanından geliyor). Onun saatlik ücreti biraz daha fazla. İngilizce işini de çözdükten sonra, supervisor olur. Command post'a, telsiz başına geçer. Ekip yönetir.

      Yine, pek silahlı görev yaptığı izlenimi edinmedim ama, silahlarla arası iyiyse, gereken izinleri aldıktan sonra, silahlı güvenlik olur. Daha da fazla kazanır.

      Silahlarla arası çok iyiyse, pratik becerisi yüksekse atış eğitmeni, mekanik becerisi yüksekse gunsmith olur. İngilizce'yi geliştirip, biraz da sunum becerilerini keskinleştirdi mi, polislik geçmişini rekabet üstünlüğü olarak kullanıp, bu alanlardan da iyi ekmek yiyebilir.

      Başka başlıklar altındaki paylaşımlarından sporcu olduğunu biliyoruz. Hangi sporun sporcusu olduğunu bilmiyoruz. Dövüş sporlarıyla arası iyiyse, bunların eğitmenliğinden de ekmek yiyebilir. Tabii, bunun için de biraz dil ve pazarlama becerisi lazım.

      Amerikalı, asker ya da polis olduğu zaman, onu yalnızca karnını doyurduğu bir araç olarak görmüyor. Ağırlık çalışıyor. Dövüş sporları çalışıyor. Atış çalışıyor. Mesleğiyle ilgili alanlarda kendini geliştiriyor. Sözleşmesi bittikten sonra, silah meraklılarına, güvenlik görevlilerine, polislik sınavına hazırlananlara, vs ders veriyor. Sözleşme sonrası işi hazır oluyor.

      Bizde ise, yalnızca düzenli aylık maaş alma aracı (özel sektörde çalışsan, onu da alacağın garanti değil, malum) olarak görülüyor. Devlet sicilini parlak bulup, bir derse / kursa göndermediği sürece, kimse kendisine yatırım yapmıyor. "Al, poligona git; bunların hepsini at" diye devletin kendisine verdiği (özel harekatçılara verdiğini biliyorum; diğer şubelerden emin değilim) fişekleri atıp, atış becerilerini formda tutmak yerine, gidip, o fişekleri birilerine satıyor. Emekli olan, profesyonel apartman yöneticiliği falan yapıyor. Kardeşim de "Mesleğim yok. Polis memuruyum" yazdı. Vallahi çok üzüldüm (Zira, ben de aynı durumdayım. Ama benim hakikaten "şuyum" diyebileceğim bir mesleğim yok). Aslında, filmlerden fırlamışçasına ideal bir poliste olması gereken becerilere yatırım yapmış olsa (Adam 36 yaşında. Hala çok geç değil. Green card'ın da ne zaman çıkacağı belli değil. Keşke şimdi yapmaya başlasa), polislik geçmişini iyi pazarlayarak, ne paralar kazanılabilir Amerika'da (Daha önce, SAT komandoluğu ile ilgili bir başlık altında da, benzer görüşler dile getirmiştim. Kısmen destek de bulmuştu. Beni bu sonuca ulaştıran düşünce silsilemi, o başlık altında, daha detaylı okuyabilirsiniz)...

      Amerika Birleşik Devletleri'nde Yaşam içinde yayımlandı
      kingocali
      kingocali
    • RE: DV2022 Bekleme Odası

      @daydreamer Üzgünüm ama, ben bu suçlamaları da kabul etmiyorum.

      Büyük babam, Çanakkale ve İstiklal madalyalı bir Piyade Kıdemli Yarbay, dedem Ağır Ceza Hakimi, amcam Suriye'de Askeri Ataşelik yapmış bir Hava Pilot Kıdemli Albay, teyzem Hazine Avukatı, babam 36 sene 9 ay, annem 30 sene 4 ay İstanbul Üniversitesi'nde Öğretim Görevliliği yapmış milliyetçi, devletçi, cumhuriyetçi vatanseverlerdir. Hem onların soyu olmaktan, hem de sahip oldukları değerleri taşımaktan gurur duyarım.

      Bugüne kadar ne vatanımda, ne de Amerika'da tek kuruş vergi kaçırmadığım gibi, vatanıma da, vatandaşıma da en ufak bir öfke, kin ya da nefret beslemişliğim yoktur; milliyetçi bir insan olarak, asla da olamaz.

      Ancak milliyetçi kişiliğimin, gözlerimi, milletimin eksik yönlerini göremeyecek kadar kör etmesine de izin veremem. Zira, eksikleri giderebilmenin birinci şartı, eksikleri görebilme becerisi ve onların nasıl giderilebileceğine dair tartışabilme özgürlüğüdür.

      Ermeni, Rum ve Yahudi lobilerinin, çalışma ve etkinlikleriyle, dış politikada başımıza ne çoraplar ördüğü, iç ve dış basını biraz olsun takip eden tüm çevrelerin malumudur. Benzer etkinlikte bir diaspora arzu etmek, milletinden nefret etmeye değil, milletini çok sevmeye delalettir.

      Bugüne kadar nezaketimden hiçbir taviz vermediğim ve hiçbir forum üyesine hiçbir saygısızlık yapmadığım gibi, bizzat şahsınızdan da hiçbir talebim olmamıştır. Sizi temelsiz ve ölçüsüz ithamlarda bulunmamaya ve kelimelerinizi daha dikkatli seçmeye davet ederim.

      Yeşilkart (Greencard) ve Göçmenlik içinde yayımlandı
      kingocali
      kingocali
    • RE: San Diego

      New York'ta, gayrimenkul fiyatları o kadar fahiş, kullanmaya o kadar "yer yok" ki, adamlar, aynı alana, aynı anda, farklı işlevler yüklemek zorunda kalmışlar. 1. fotoğrafta, çevreyolunun (FDR Drive), üniversitenin (Rockefeller University), kelimenin tam anlamıyla "içinden" geçtiğini görüyorsunuz. 2. fotoğraf, Park Avenue. Yüksek binalar. Aralarından yol geçiyor. Normalin dışında bir şey yok. 3. fotoğrafta, yolun ortasında iki bina olduğunu görüyorsunuz (Önde Helmsley Building, arkada MetLife). 4. fotoğrafta, binaların gerçekten yolun ortasında olduğunu görüyorsunuz. Yolun nereden geçtiğini gösteren fotoğraf, maalesef, yine kaybolan fotoğraflar arasında. Ama lütfen üşenmeyin. Google Maps'te, "Park Avenue & 46th Street, New York" yazın; 360 derece street view'a geçin; kendi etrafınızda bir dönün; yolun nereden geçtiğini kendi gözlerinizle görün. Ben ömrümde böyle saçma şey görmedim 🙂

      80190752_10158511573347908_4606639749682167808_o.jpg

      81513103_10158570179302908_7673071443533365248_o.jpg

      82868254_10158570179447908_7686780004184621056_o.jpg

      82467228_10158570179622908_8707595762239799296_o.jpg

      Oysa, San Diego'm öyle mi? "Yer bol" olunca, girersin bağlantı yoluna (1. fotoğraf). Atarsın 2'ye (2. fotoğraf). Atarsın 3'e (3. fotoğraf). Çıkarsın highway'e (4. fotoğraf). Hissedersin rüzgarı saçlarında... Dünkü paylaşımı okuyanlar anladı 😉

      80251578_10158499585582908_1440244577507213312_o.jpg

      75580344_10158499585632908_6249371256144003072_o.jpg

      80021742_10158499585682908_6076610590413946880_o.jpg

      80056499_10158499585777908_5588794097629396992_o.jpg

      Son olarak, ilk paylaşımımda, Türk restoranları konusunda New York'un hakkını teslim ettiğim gibi, yolların kalitesi konusunda, memleketin de hakkını teslim etmek durumundayım. Bizim memleketteki yolların kalitesi, Amerika'nın benim gördüğüm her yerindeki (San Diego, CA; Riverside, CA; Orange, CA; Los Angeles, CA; Ventura, CA; Santa Barbara, CA; New York, NY; Brooklyn, NY; Queens, NY; Bronx, NY; Westchester, NY; Essex, NJ) yollara, öyle 3-5 değil; 1.000 basar! Çatlaklar, yarıklar, açılmalar, ayrılmalar, çukurlar... Patates tarlası gibi Amerika'daki yollar!

      California içinde yayımlandı
      kingocali
      kingocali
    • RE: Amerika'ya büyük umutlarla gelip mutlu olamamak

      @serkanist SAT komandosu olan arkadaş da, forumdaşımız olan arkadaşı vasıtasıyla aynı cevabı vermişti 🙂

      Benim 3 yıl, 3 ay, 13 günlük Amerika tecrübemin özeti şudur ki, Amerikalılar yalnızca bilgi, birikim ve beceri seviyeleri kendilerinin üzerinde olan insanlara saygı duyuyorlar. Bu profildeyseniz ve aşırı ırkçı bir çevrede değilseniz, Amerikalı olmanızın, göçmen olmanızın, turist olmanızın, geçerken uğramanızın, İngilizce seviyenizin bir önemi yok. Bu profile uyuyorsanız, her türlü uyum sağlıyorsunuz ve iyi para kazanıyorsunuz.

      Ben Amerika'dayken, Amerika ortalamasına göre bile iyi bir eğitimim, Amerika ortalamasına göre bile iyi bir İngilizce'm vardı. Ortaokul ve liseyi, Türkiye'de özel bir lisede, İngilizce okudum. İstanbul Üniversitesi Makine Mühendisliği'ni birincilikle bitirdim. Amerika'da önce dil okuluna gittim; English for Academic Purposes ve Pre-MBA programlarını bitirdim. Sonra üniversiteye gittim; MBA yaptım. MBA'imi yaparken, 2 farklı hocanın lisansüstü asistanlığını yaptım; araştırma asistanı olarak, 6 farklı araştırma projesinde çalıştım. Okul bitince, Fortune 500 listesinde ilk 200'e giren Qualcomm'da staj yaptım. Yine de bana H1 getirecek bir iş bulup, Amerika'da kalamadım.

      Kalabilmiş arkadaşlarıma -- şimdi bir adım daha ileriye gidiyorum; Türkiye'de (burssuz) Bilkent Üniversitesi İşletme Yönetimi lisans programını bitirdikten sonra, Türkiye'de faaliyetleri olan global bir Amerikan şirketinde işe başlayıp, İstanbul ofisinde 4 sene (5 değil, bak!) çalıştıktan sonra, New York'taki genel merkeze mail atarak, "Ben Niy Yoyk'ta çayışmak iştiyoyum. Geyebiyiy miyim amca?" yazdıktan sonra, "İki hafta içinde gel, başla" cevabını alan; şu an şirkete ortak olmuş ve senede, bonuslar hariç, 500.000 Dolar kazanan lise arkadaşıma bakıyorum. Bende olmayan ortak özelliklerinin, meslek ve o mesleği yapagelmiş olmaktan kaynaklanan mesleki bilgi, birikim ve becerilere sahip olmaları olduğunu görüyorum. Tereddütte kalmamanız açısından söylüyorum: Benim eğitimim hala daha iyi. Benim İngilizce'm hala daha iyi.

      Söylemeye çalıştığım şeyin mükemmel bir örneği olduğu için, araya bir anekdot iliştirmek istiyorum: Benim, ilk çocukları Amerika'da doğduğu için Amerikan vatandaşı, ikinci çocukları pandemi nedeniyle zamanında Amerika'ya uçamadıkları için Türkiye'de doğmuş ve Türk vatandaşı kalmış iki çocukları olan, karı-koca uzman hekim, iki arkadaşım var. Koca (ilkokul arkadaşım), Anestezi Uzmanı. Amerika'nın en çok kazandıran mesleği. Yenge, Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı. Amerika'nın en çok kazandıran 3. mesleği. Yeminler etmiş gibi tutturmuşlar; Amerika'da mesleklerini yapmayacaklarmış! Koca diyor ki, "E2'm gelene kadar (B1/B2'yle gittiler) Uber'cilik, vs yaparım. E2 için de, pizzacı falan açarım". Neymiş? Lisansı / Yüksek lisansı kabul ediyorlarmış, ama uzmanlığı kabul etmiyorlarmış. Uzmanlığı baştan yapmak zorunda kalırlarmış. Yahu, zaten 15 senedir o işi yapıyorsun. Artık her şeyi ezbere biliyorsun. Bildiğin materyali baştan öğreniyormuş gibi yapmak ne kadar zor olabilir ki?

      Şahsen, hayatımı derinden ve olumsuz etkilemiş bir başarısızlık yaşamış olmam, o başarısızlığın nedenlerini sorgulamış ve tespit etmiş olmam, başarısızlığımı, pek herkesin yapmayacağı şekilde, nedenleri ve sonuçlarıyla, çevremle açıkça paylaşıyor olmam, buna rağmen, çevremdekilerin, beni başarısızlığa sürüklemiş hataları aynen yapmakta ısrar ettiklerini görüyor olmam hasebiyle, bunları okuyunca, bana bir titreme geliyor 😃

      Ama "sevmiyorum", "istemiyorum" diyen adama da, mesleğini zorla yaptıracak halimiz yok. O yüzden, Allah yolunu açık etsin, hep gönlüne göre versin kardeşim.

      Amerika Birleşik Devletleri'nde Yaşam içinde yayımlandı
      kingocali
      kingocali
    • 1
    • 2
    • 3
    • 4
    • 5
    • 14
    • 15
    • 1 / 15