• Kayıt Ol
    • Giriş
    • Arama
    • Kategoriler
    • Güncel
      • Popüler Konular
      • Beğenilen İletiler
    • Popüler Konular
    • Beğenilen İletiler
    • Takip Duvarı
    • Takip Edilen Başlıklar
    • Yer İmleriniz
      • Kullanıcılar
      • Gruplar
    • Kullanıcılar
    • Gruplar
    • Harita
    • Takvim
    • Social Media
      • Facebook Group
      • YouTube Channel
      • Facebook Page
      • Twitter Page
      • Instagram Page
    • Arama
    1. Ana Sayfa
    2. kingocali
    Üyelik oluşturma, email adresi onayı veya foruma giriş konusunda sorun yaşayan üyelerimiz [email protected] adresine email gönderebilirler!
    • Profil
    • Takip Edilenler 0
    • Takipçiler 24
    • Konu 0
    • İleti 319
    • En İyi 300
    • Tartışmalı 0
    • Gruplar 1

    kingocali

    @kingocali

    1149
    İtibar
    516
    Profil Görüntülemeleri
    319
    İleti
    24
    Takipçiler
    0
    Takip Edilenler
    Katılım Tarihi: Son Çevrimiçi Zamanı:
    Konum İstanbul

    kingocali Takip etme Takip Et
    ⭐⭐

    kingocali tarafından gönderilen en iyi iletiler

    • RE: San Diego

      San Diego hakkında ilk ağızdan bilgi beklenmiş; gelmemiş. Müsaadenizle, ben yardımcı olmaya çalışayım.

      Ocak 2001 – Nisan 2004 arası kesintisiz San Diego'da yaşadım. Vereceğim ilk bilgiler bayat olacak. Aralık 2019'da yaşadığım yerleri tekrar dolaştım; yaptığım şeyleri tekrar yaptım. Bütün bilgilerimi güncelledim. Takip eden bilgiler taze olacak. İkisini birden paylaşmamın sebebi, demografideki, maliyetlerdeki, vs değişimleri gözlemleyebilmeniz; trendlerin ne tarafa ve ne hızla gittiğini kendi gözlerinizle görebilmeniz olacak.

      Aralık 2019 – Ocak 2020 arası New York’taydım. 2021 çekilişini kazandığımdan beri, forumu da yakından takip ediyorum. Edindiğim izlenimlerle, San Diego’yu, gördüğüm ya da duyduğum diğer Amerikan şehirleriyle de karşılaştıracağım. Karşılaştırmamın sebebi, San Diego ucuz mu, pahalı mı, yaşanacak yer mi; kendi kararınızı, kendi şart ve imkanlarınıza göre, kendiniz vermeniz olacak.

      Baştan söylemeliyim ki, para birimlerini yazarken, Amerikan notasyonu kullandım. Amerikalılar, bölükleri virgülle, ondalık sayıları noktayla ayırıyorlar (bizim nokta kullandığımız yerde virgül, virgül kullandığımız yerde nokta kullanıyorlar). Biz bölükleri noktayla, ondalık sayıları virgülle ayırıyoruz (kafa karışıklığı olursa, nokta gördüğünüz yere virgül, virgül gördüğünüz yere nokta koyarak çözebilirsiniz).

      Genelde, vasıfsız / mavi yakalı işler saatlik (wage), vasıflı / beyaz yakalı işler senelik (salary) ücretleriyle anılıyor. “Bunun saatlik ücretini yazdın da; bunun neden senelik ücretini yazdın?” diye merak ederseniz, sebebi budur. Tüm ücretler brüttür. Vergiyi, sene sonunda, kendi beyan ettiğiniz toplam yıllık geliriniz üzerinden ödüyorsunuz. Oranlar eyalete göre değişiyor.

      Önce pek değişmeyen ya da yavaş değişen bilgilerle başlayayım: San Diego, yaklaşık 1,5 milyon nüfusla, California’nın 2., Amerika’nın 8. büyük şehri. Nüfusun %60’ı beyaz. %30’u, çoğunlukla Meksika asıllı Hispanik. Bir çoğu İngilizce bilmiyor. O yüzden her yerde, her şeyin hem İngilizce’si, hem İspanyolca’sı yazıyor. 2050’de, California genelinde, Hispanik nüfusun %45 ile çoğunluk olması bekleniyor. Ama 2050’den sonra da, yine her yerde, her şeyin hem İspanyolca’sı, hem İngilizce’si olacağından emin olabilirsiniz; lakin muhtemelen, İspanyolca’sı öne yazılır 🙂 Asyalılar da azımsanmayacak sayıda. Çeşitlilik çok olduğu için, ırkçılık problemine ben hiç rast gelmedim (Aralık 2019 – Ocak 2020 New York’unda ise, yerel televizyonda, neredeyse her gün, bir anti-Semitik saldırı haberi vardı – ki, seyyar yiyecek tezgahlarını işleten Arap nüfus, şehrin göbeğinde, bağırta bağırta kendi müziğini dinliyordu; kimse de onlara bir şey demiyordu). Nüfusun %45’i, en az lisans mezunu. İnsanı, genelde medeni. Irkçı gibi algılanmak pahasına, kendi kişisel gözlemlerime dayanarak, sinemada konuşan, çevrede gürültü yapan, bir şeyleri kırıp döken, trafikte diğer araçları tehlikeye atan hareketler yapan kişilerin, genelde eğitim seviyesi düşük siyah ya da Hispanikler’den olduğunu söylemeliyim. Beyazlar, Asyalılar ve az sayıdaki Ortadoğulular’dan böyle davranışlar hiç görmedim.

      San Diego, genelde güvenli bir şehir. Amerika’nın genelinde olduğu gibi, hiçbir evin kapısında, penceresinde demir parmaklıklar yok (New York’ta da yok ama, her binanın girişinde en az bir kahya / kapıcı / güvenlik görevlisi duruyor). Benim San Diego’da ilk ağızdan duyduğum tek adli vaka, Hispanik bir abinin, bıçak göstererek, gecenin bir vakti (ki, genelde oralar her saatte aydınlık ve kalabalık olur) yurttan 7-Eleven’a sigara almaya giden bir Türk kızının cüzdanını çalmasıydı. Tabii, gazetede, televizyonda daha fazlasını gördük. İnsanın olduğu her yerde, suç da oluyor ne yazık ki. Polisin, hayati tehlike içeren olaylara ortalama müdahale süresi, 2000’lerin başında, 10 dakikanın altındaydı. Şimdi, 16 dakikaya çıkmış diye şikayetler var. 2000’lerin başında, polis, boyuna uzun, enine geniş, ağırlık merkezi yere yakın Ford Crown Victoria sedan kullanıyordu. Aralık 2019’daki ziyaretimde, polisin, Ford’un Next Generation Police Interceptor konseptli (ağırlık merkezi yüksekte, direksiyon hakimiyeti zor) SUV’lerine geçtiğini gördüm. Sürenin uzamasını buna bağlıyorum. Tamam, San Diego’nun doğusundaki çöllerde kaçak Meksikalı kovalamak için işe yarayabilir ama, SUV’lerin ara sokaklarda modifiye Japon arabası kovalamaya uygun olduğunu düşünmüyorum (2000’lerin başında, New York’ta da polis, boyuna orta boy, enine geniş, ağırlık merkezi yere yakın Chevrolet Impala sedan kullanıyordu. Şimdi onlar da SUV’ye geçmiş. Ama onlar kimi kovalıyor; bilemiyorum. Gerçi New York’ta hala polis arabası çeşitliliği daha fazla). Ambulans ve itfaiye, polisten biraz daha yavaş gelir ama, onların da acil vakalara gelmesi 10-15 dakikayı geçmez. Zaten polislerin hepsi ilk yardım eğitimi almıştır. Ambulans / İtfaiye gelene kadar durumu idare ederler.

      San Diego’nun mottosu “America’s finest city”. Katılmak durumundayım. Benim gördüğüm en güzel şehir. İstanbullu olmama rağmen, benim gözümde Antalya ikinci, İstanbul üçüncü.

      San Diego, aynı zamanda, Amerika’nın iklimi de en güzel şehri. Florida’yla benzer iklime sahip olmasına rağmen, Florida’yı senede birkaç defa kasırga vurur. San Diego’da tayfun, kasırga, vs olmaz. Ortalama sıcaklık 25 derece Santigrat civarındadır. Kışın en fazla iki haftalığına 15 dereceye düşer; en kötü, yağmur yağar. Yağarsa, o iki haftada yağar. San Diego’da geçirdiğim toplam 3 sene, 2 ay, 15 gün boyunca, giydiğim en kalın giysi, kapüşonlu sweat-shirt olmuştur. Hadi ben irice bir adamım. Ufak tefek hanımefendiler, yanlarında bir de yağmurluk bulundursalar, sırtları yere gelmez. Aralık 2019’da gittiğimde, t-shirt’ten başka bir şey giymeye ihtiyaç duymadım. Fikir vermesi açısından, Aralık 2016’da Adana’ya gittiğimde de t-shirt’le dolaşmıştım. Adanalılar o sırada, anorak, bere ve eldivenle dolaşıyordu. Sebebini sorduğumda, “Hele gel, yazın 45 derecede buralarda dolaş. Bizim bünyemiz ona alışkın” cevabını verdiler. Hak verdim. San Diego’da da zaman zaman anorak, bereyle (eldiven hiç görmedim) dolaşan ablalar görebilirsiniz. Sebebini “Adana etkisi”ne bağlıyorum. Zira, yazın, sıcaklık 35 dereceye kadar çıkabilir. Ama o da en fazla iki hafta sürer. Doğudaki çöllerden, dağ geçitlerini kullanarak, batıdaki okyanusa doğru esen aşırı kuru Santa Ana rüzgarları sayesinde, hiç nem yoktur. 35 derece bile bunaltmaz. Ben sıcağa tahammül edemeyen bir insanım. Ben bile San Diego’da zorlanmadan yaşayabildim. Ocak 2020’de, New York’ta, şort ve t-shirt’le terlemeden uyuyabilmek için ısıtmayı kapatıp, pencere açmak zorunda kalmış ben yaşayabildiysem, bence herkes yaşayabilir.

      San Andreas Fayı yakında olduğu için, Downtown ve University Town Center dışında, yüksek ve betonarme yapılaşma yoktur. Birkaç otel ve hastane binası dışında, apartmanlar bile, ahşaptan ve yatay mimariye uygun olarak, en fazla iki katlı olacak şekilde inşa edilmiştir. Bu tip yapılaşma, olası depremlerde can kaybı sayısını düşük tutmaya yardımcı olsa da, özellikle küresel ısınmanın artıp yaygınlaşması sonucu, sıklığı ve şiddeti sürekli artan orman yangınlarında, ciddi bir risk oluşturmaktadır. Ben, San Diego’da bulunduğum toplam 3 sene, 2 ay, 15 gün süresince, yalnızca bir orman yangını gördüm. Şimdi ise, civarda, her sene en az bir defa yangın çıkıyor.

      San Diego, üniversiteler şehridir. 15’e yakın üniversite, 10’a yakın kolej, 5 civarı hukuk okulu bulunur. Yukarıda yazmıştım; tekrar edeyim: Nüfusun %45’i, en az lisans mezunudur. Ucuz devlet üniversitesi, pahalı özel üniversite, hayat kurtaracak iyi üniversite, askerlik erteletecek dandik üniversite; hepsinden yeterli miktarda mevcuttur. Google size en güncelini söyleyeceği için, üniversite listeleme işine hiç girmiyorum.

      San Diego, aynı zamanda donanma şehridir. Pasifik Filosu’nun Hawaii’den sonraki en büyük ikinci üssü San Diego’dur. Downtown’dan National City’ye kadar komple donanma üssüdür. Uçak gemileri, kruvazörler, destroyerler, fırkateynler, Littoral Combat Ship’ler, Amphibious Assault Ship’ler; Allah ne verdiyse yanaşır. Coronado Island, hem donanma üssünün devamıdır, hem de deniz havacılığı üssüdür (Naval Air Station). Point Loma, denizaltı ve denizaltı savunma harbi üssüdür. Camp Pendleton, batı kıyısının en büyük deniz piyadesi üssüdür. Miramar, deniz piyadelerinin hava üssüdür (Marine Air Station).

      Top Gun filmi, Miramar deniz piyadesi hava üssünde çekilmiştir. Traffic filmi, Downtown’da çekilmiştir. Açıkçası, aklıma, San Diego’da geçen, bunlar kadar gişe yapmış başkaca bir film gelmiyor.

      San Diego ekonomisi turizm ve teknolojiye dayanır. Teorik olarak, tarımın da güçlü olması beklenir ama, ben kendi namıma, öyle ekili – dikili alan hiç görmedim. Belki iyice doğuda vardır. Benim kendi gözlerimle gördüğüm en yakın ekili – dikili alan, gözün alabildiğince üzüm bağlarıyla dolu olan, 2-3 saat kuzeydeki Temecula Valley idi. Turizmde, tema parkları önemli bir cazibe merkezi teşkil eder. San Diego Zoo, San Diego Zoo Safari Park (benim zamanımdaki adıyla, San Diego Wild Animal Park), Sea World, Birch Aquarium (bu, Sea World gibi popüler değil de, daha çok bilimsel), Legoland, San Diego’dadır. Los Angeles çevresindeki Disneyland’e, Universal Studios’a, Six Flags Magic Mountain’a, Knott’s Berry Farm’a yeterince yakındır. Bir araba kiralayıp, 2-3 saatte gidebilirsiniz. Hiçbiri Los Angeles’taki Venice Beach kadar ünlü olmasa da, San Diego da bir plajlar şehridir. Tamamı ücretsiz (bizdeki gibi değil), Imperial Beach, Coronado Beach, Ocean Beach, Mission Beach, Pacific Beach, La Jolla Beach doğa harikalarıdır (Plajlar kuzeye doğru devam eder ama, isimlerini yukarıdakiler kadar sık duymazsınız). Little Italy, San Diego’nun İtalyan mahallesidir. İtalyan restoranları, pastaneleri, vs bulunur. Downtown’da, özellikle de Gaslamp Quarter’da, restoranlar ve gece kulüpleri; Old Town’da, filmlerde gördüğümüz gibi bir kovboy kasabası; Carlsbad’de, outlet’ler bulunur. Teknoloji namına, biyoteknoloji, bilişim altyapı teknolojileri (özellikle, yarı-iletkenler ve fiber-optik sistemler), mobil iletişim altyapı teknolojileri (özellikle, bizdeki GSM şebekesinin Amerika’daki muadili CDMA), tüketici elektroniği, enerji sistemleri, havacılık ve savunma alanları gelişmiştir. Illumina, Novartis, Cymer, Peregrine Systems, Qualcomm, Nokia, Sony, Hitachi, Sharp, Kyocera, ESET, Teradata, bir Caterpillar şirketi olan Solar Turbines, Lockheed Martin, General Atomics, San Diego’da bulunmaktadır. Finansal teknolojilerle ilgilenen forumdaşlar, Intuit; eli mekanik işlere yatkın forumdaşlar, WD-40 markalarını da tanırlar.

      University of California San Diego Connect ve San Diego State University Lavin Entrepreneurship Center çevresinde, bir girişimcilik ekosistemi mevcuttur; ancak, Palo Alto, San Jose ve San Francisco’daki kadar civcivli değildir. 2000’lerin başında, Sorrento Valley’i, Silicon Valley’in güneydeki devamı olarak konumlandırmaya çalışmış olsalar da, başarılı olamadılar. Yine de, teknoloji şirketleri, Carlsbad, Sorrento Valley / University Town Center ve Downtown civarında kümelendi. La Jolla civarında da yoğun biyoteknoloji aktivitesi var. Palo Alto, San Jose, San Francisco, Austin, Boston, New York dururken, girişimci olmak için San Diego’ya gidilmez; ama San Diego’ya gidilmişken de girişimci olunabilir. Üniversite de var. Çeşitli finansman destekleri de var. Melek yatırımcı da var. Fırsat bolluğu yok, ama yeterince fırsat var.

      Bolluk demişken, San Diego’da, ürün anlamında, aradığınız hemen her şeyi bulabileceğinizi, ama New York’ta durumun pek öyle olmadığını belirtmeliyim. Ben San Diego’da kesintisiz yaşadığım 3 sene, 2 ay, 10 gün boyunca, (taharet musluğu dışında) hiçbir şeyin yokluğunu yaşamadım. Ama Aralık 2019’da New York’a indiğimde, yanımda getiremediğim malzemeyi tedarik etmek için, 1. Cadde ile 65. Sokak’ın kesiştiği köşede bulunan Gristedes isimli süpermarkete gittim. Böyle, bizdeki MMM Migros büyüklüğünde bir yer. Gristedes, New York halkının ihtiyaçları arasında olduklarını düşünmemiş olacak ki, ürün karmasına deodorant ve Red Bull ekleme gereği duymamış. Bir deodorant bulabilmek için, Upper East Side’dan West Harlem’a kadar gitmek zorunda kaldım. Red Bull’u hiç bulamadım. Kabul, belki benim beceriksizliğimdir. 5 gün sonra, 5 günlük ziyaret için indiğim San Diego’da ise, Ralphs’e giriyorum, oradan çıkıp Vons’a giriyorum, oradan çıkıp Target’a giriyorum; raflar, hatta koca bir reyon dolusu, (Türkiye’den aşina olduğumuz adidas, Gilette, Nivea, Dove gibi birçoğu dahil) marka marka, model model deodorant... Bırakın süpermarketi, San Diego’da spor mağazasına giriyorum; kasanın yanında Red Bull dolabı! Özetle, New York’u o kadar da gözünüzde büyütmeyin!

      San Diego konusuna devam etmeden önce, New York’tan iki “yokluk” hikayesi daha paylaşayım...

      Yukarıda yazmıştım. Ben irice bir adamım. Her şeyin 3XL’ını giyiyorum. Ayakkabının, Amerikan ölçüsüyle, 14 numarasını giyiyorum. Türkiye’de benim bedenimde giyim eşyası bulmak, 90’larda çok zordu. Spor ayakkabı ve diğer spor malzemelerini, yalnızca, Kadıköy’de, profesyonel spor kulüplerinin de spor malzemelerini tedarik eden Rekor Spor’da bulabiliyordum. Ayağıma göre bot bulabilmek için ise, Cevizlibağ’daki Yeşil Kundura’ya kadar gitmek zorunda kalıyordum. Orada da, ayağıma göre, yalnızca Caterpillar’ın tek bir modelini bulabiliyordum. Takımı, gömleği, zaten ezelden beri mecburen ölçüye özel diktiririm. 2000’lerin ortalarında, Avrupa Birliği ile aramızda esen sanal bahar rüzgarlarıyla, ekonomi bir düzelir gibi oldu. Markalar Türkiye pazarına kendileri girdi. Piyasada mal bolluğu oluştu. Mal yokluğundan para kazanan Rekor Spor battı. Her marka ve modelin değil ama, yeterince marka ve modelin 3XL’ını, 14 numarasını bulmak mümkün hale geldi. adidas’ta, Nike’de, üzerimize göre ürün bulabildik de, giyinebildik. 2010’larla beraber, her şey eski haline dönüp, ekonomi yine krize girince, mal bolluğu ortadan kalktı. Allah bozmasın, Under Armour hariç, yine hiçbir yerde aradığımızı bulamaz olduk. 90’lara benzer bir yokluk içinde, New York’a indiğimde, üzerimde, aradığım bedeni bulamadığım için almak zorunda kaldığım, önü kapanmayan, 2XL adidas bir anorak vardı. New York kışı, İstanbul kışından daha sert. İstanbul’da (İngiltere’de yüksek lisans yapan kuzene ve doktora yapan arkadaşına getirttiğim) t-shirt üzeri anorak giyiyorum. Bütün kış, önümü kapamak zorunda kalmadan geçiyor. New York’ta ise, ön kapanmadan olmuyormuş. Kısa sürede anladım 🙂 Bütün Manhattan’ı karış karış gezdim. adidas’a, Nike’ye, Oakley’e, T.J. Maxx’e, gördüğüm her giyim mağazasına girdim; 3XL anorağı zar zor ve yalnızca The North Face’te bulabildim. Orada da yalnızca bir tane vardı. Benden sonra gelip, “DÜNYANIN BAŞKENTİ!!!” New York’ta istediği bedeni bulabileceğini zanneden hazırlıksız turist, muhtemelen donmuştur. Ruhuna Fatiha... 3XL anorağı bulmadan önce, bari t-shirt’le 2XL anorağın arasına bir kat daha giyeyim diye, 3XL kapüşonlu sweat-shirt aradım. Yok! Bari birkaç kat t-shirt giyeyim diye, 3XL t-shirt aradım. Yok! Türkiye’de artık hiç bot bulamıyorum. Ayağımda koşu ayakkabısıyla (onun için de, Under Armour sağ olsun) gitmiştim. Yağmurda o da olmadı. 14 numara bot aradım. Yok! Yok! Yok! T-shirt işini, San Diego dönüşü, Amazon’dan sipariş vererek çözdüm. Bot için de, en son REI’a gittim. İnternet mağazalarında satışta olduğunu gördüğüm, Salomon’ın bir modelinin 14 numarasını istedim. Kızcağız bir pusula yazdı. Kasaya gidip, siparişimi vermemi, 1 hafta sonra gelip almamı söyledi. Kasa yolunda internetten kontrol ettim. Pusulada yazan model, benim istediğim model değil. Elinde ne varsa, bana onu itelemeye çalışmış. Böyle şeyler Türkiye’de sürekli başıma gelir ama, Amerika’da ilk defa şahit oldum. Sinirlendim. Sipariş vermeden çıktım. 5 gün sonra San Diego’ya indim. Okulumun hediyelik eşya mağazasına gittim. Yetişkinler için 3XS, 2XS, XS, S, M, L, XL, 2XL, 3XL, beni New York’ta misafir eden arkadaşın 1,5 yaşındaki kızına göre türlü bebek bedenleri, 3,5 yaşındaki oğluna göre türlü çocuk bedenleri, arkadaşın abisinin 10 ve 13 yaşındaki oğullarına göre türlü garson bedenler, t-shirt, kapüşonlu, kapüşonsuz sweat-shirt; ne ararsan var! Ne lazımsa aldım! Under Armour’a gittim. İki 3XL kapüşonlu sweat-shirt de oradan aldım. TL ile oldukları için, kredi kartlarının limitleri doldu. Bot alamadım. San Diego dönüşü New York’u, yağışlı günlerde dışarı çıkmayarak idare ettim. Özetle, New York’u o kadar da gözünüzde büyütmeyin!

      New York’ta beni misafir eden Türk (artık Amerikan vatandaşı) arkadaş, yılbaşında birkaç günü, Amerikalı eşinin Queens’deki ailesiyle geçireceklerini, Upper East Side’daki 1+1’lerinde tek başıma canımın sıkılmaması için, beni 3 günlüğüne, Downtown’daki bir otele yerleştireceklerini söyledi. “Tamam” dedim. Beni 16.30’da otele bıraktı. 18.15’te, karnımı doyurmak için otelden çıktım. Dunkin’ Donuts, Subway dahil, önünden geçtiğim her restoran kapalıydı. Tesadüfen, iki blok aşağıdaki, tadilat halindeki bir binanın altındaki Hint restoranını bulamamış olsam, 1 Ocak 2020’de, “ASLA UYUMAYAN ŞEHİR!!!”in göbeğinde, resmen aç kalacaktım ( Otelin aşırı pahalı oda servisiyle, Hint kökenli başka bir abinin işlettiği tobacco shop’tan alacağım birkaç cips ve krakeri birer seçenek olarak yazmadıysam, kusuruma bakmayın lütfen 🙂 )! Hint abi de, 21.30’da kapatacakmış. Onu da ucundan yakalamışım. Son iki not: 1. Hayatımda yediğim en kötü Hint yemeği değil; hayatımda yediğim açık ara en kötü yemekti. 2. San Diego’da, günlerden ne olursa olsun, mutlaka açık bir yer bulur; karnınızı mutlaka doyurursunuz. Özetle, New York’u o kadar da gözünüzde büyütmeyin!

      New York’un, bir konuda hakkını teslim etmek durumundayım: Türk yemeklerine ulaşılabilirlik ve o yemeklerin çeşitliliği konusunda, Amerika’nın benim gördüğüm hiçbir yeri, New York’un eline su dökemez. Upper East Side’da Türk restoranı gördüm. Upper West Side’da Türk restoranı gördüm. Lenox Hill’de, Lincoln Square’de, Midtown East’te, Midtown Manhattan’da, Hell’s Kitchen’da, Murray Hill’de, Chelsea’de, Gramercy Park’ta, Greenwich Village’da, East Village’da, SOHO’da, Downtown Manhattan’da Türk restoranı gördüm. ABA, Agora, Akdeniz, A la Turka, Ali Baba, Anka, Antalia, Barbounia, Bodrum, Enfes, Farah, Galata, Istanbul, Leyla, Lezzet, Memo, Meyhane, Pasha, Pera, Pierre Loti, Seven Hills, Sip Sak, Sophra, Sumela, Zeytin isimlerini hatırlıyorum. Hangisi, neredeydi, hatırlamıyorum. Hiçbirinde yemedim. Bir, Broadway’de, o zaman tadilat halinde olup, yakın zamanda açılmaya hazırlanan bir SaltBae hatırlıyorum. Virüsten sonra belki açılmıştır; belki ertelenmiştir. Bir de, Türk arkadaşın Amerikalı eşi, beni bir akşam Dyker Heights’taki ailelerin, evlerini Noel için nasıl süslediğini görmeye götürdü (meşhurmuş). Onun dönüşünde, Brooklyn’deki Taci’s Beyti’de yemek yedik. “Taci Abi”, lahmacun gibi lahmacun, İskender gibi İskender, karışık ızgara gibi karışık ızgara yapmıştı. Onu hatırlıyorum. San Diego’daki Türkler, Türk yemekleri konusunda o kadar şanslı değil. 2000’lerin başında, Pacific Beach’te, (o zaman 20, şu an 35 sene önce, çekilişten green card kazanarak New York’a gelmiş; sonra oralarda birilerinin ayaklarına bastığı için San Diego’ya kadar kaçmak zorunda kalmış) Engin Abi’nin Central Park isimli pizza dükkanı vardı. Pizza fırınında, vasatın altında pideler ve ekşi yoğurtla berbat bir hazır mantı yapar, özlemimizi giderirdi. Escondido’da, Türk bir ailenin işlettiği Bird House isimli restoran vardı. Vasatın altında ev yemekleri (zeytinyağlılar, kuru fasulye, pilav, vs) yapar, özlemimizi giderirdi. Bunlar dışında, Downtown’da, onların Yunan yemeği olduğunu iddia ettikleri yemekler yapan, İsrailli bir piyanist – şantör abinin Arapça, İbranice, Türkçe, Yunanca şarkılar söylediği, Arap bir dansöz ablanın oynadığı bir Yunan tavernası; Los Angeles’ın güneyinde, Ermeni bir abinin işlettiği, vasatın üstünde kebaplar yapan bir Ortadoğu restoranı vardı. Aralık 2019’da gittiğimde, San Diego’da Amerikalı bir arkadaşın yanında kalıp, şoförlüğümü de kendisine yaptırdığım için, yukarıda bahsettiğim Türk restoranlarının hiçbirine gidip, yerlerinde duruyorlar mı diye bakamadım. Ama başka bir Amerikalı arkadaşla Downtown’da buluşmaya gittiğimde, 4. Cadde’de, Sultan Baklava isminde yeni bir Türk restoranı açıldığını gördüm. Hemen içeri daldım. Abi Diyarbakırlı’ymış. “15 sene önce yoktun” dedim. “5 senedir buradayım” dedi. “İşler nasıl?” dedim. “Her gün daha iyiye gidiyor” dedi. “Oh, oh; Allah arttırsın” dedim. Amerikalı arkadaşı oraya davet ettim. Kendisi açmış; kebap yedi. Amerikalı olduğu için, ucundan tadamadım. Ben toktum; baklava yiyip, çay içtim. Baklava gibi baklava, çay gibi çaydı. Edindiğim izlenime göre, kebabın da kebap gibi olduğunu tahmin eder, San Diego’ya gidecek arkadaşlara gönül rahatlığıyla tavsiye ederim.

      San Diego ve ekonomisine geri dönersek, bağcılık, şarapçılık tecrübesi olanlar, tarımda; pazarlama, turizm – otelcilik eğitimi ve tecrübesi ile, ileri derecede hizmet sektörü tecrübesi olanlar, turizmde; iyi bir mühendislik eğitimi ile, yeterince mühendislik tecrübesi olanlar, teknolojide kalifiye iş bulabilirler. Özellikle pandemi münasebetiyle, sağlık çalışanlarının da, geçtiğimiz yıllara oranla, daha kolay iş bulabileceklerini düşünüyorum. San Diego genelinde, çok sayıda hastane, University of California San Diego özelinde, çok iyi bir üniversite hastanesi, onun ekosisteminde birçok araştırma enstitüsü ve Point Loma’da bir donanma sağlık merkezi mevcut. Asker olmayı göze alanlar için, yukarıda, San Diego’nun donanma şehri olduğunu özellikle belirtmiştim. Bunlar dışında, maç ve konserlerde güvenlik görevliliği, Downtown’da pedicab, Uber ve Lyft’te ulaşım, Amazon Flex’te dağıtım elemanlığı gibi, part-time ek iş imkanları da mevcut.

      İşe, eğlenceye gidip gelmek; genel anlamda “yaşamak” için, araba gerekli. 2000’lerin başında, toplu taşıma Metropolitan Transit System’ın otobüsleriyle sağlanıyordu. Ana hatlarda, saat başı gidip gelen otobüsler mevcut olsa da, istediğiniz zaman, istediğiniz yere gitmek için yeterli değildi. 2010’ların başında, yine Metropolitan Transit System tarafından bir tramvay ağı kuruldu. Kapsama alanı daha geniş, hareket saatleri daha sık olsa da, “yaşamak” için hala yeterli değil. New York’taki gibi bir “ağ” beklemeyin. Ben 2000’lerde kendime $3,000’a 10 yaşında bir Japon arabası alarak tüm ihtiyaçlarımı karşılayabilmiştim. Kendine $800’a 15 yaşında bir Japon arabası alan arkadaşım, arabasıyla sorunlar yaşamış, çokça tamir parası ödemişti. $10,000’a ikinci el Pontiac Trans-Am alan arkadaş da çok çekti. $17,500’a sıfır Toyota alan arkadaş çok rahat etti. Ama 20 yaşındaki adam, o kadar da parası varken, neden gidip kendine station wagon Toyota Corolla alır; hiçbirimiz anlayamadık 😃 Özetle, her ihtiyaca, her bütçeye göre araba var. Yetersiz toplu taşımada kendine eziyet etmeye gerek yok.

      Ben San Diego’da yaşarken, asgari ücret, saatte $6.75 idi. Part-time güvenlik görevlisi olarak, saatte $7.00 kazanıyordum. Yüksek lisans yapmakta olduğum üniversitede, part-time lisansüstü asistanı olarak saatte $10.10, part-time araştırma asistanı olarak saatte $13.70 kazanıyordum. Costco’da full-time POP pazarlama elemanı olarak saatte $75.00, Qualcomm’da full-time stajyer olarak saatte $80.00 kazanmışlığım da var. Vons isimli süpermarket zincirinde part-time kasiyerler, saatte $15.00 kazanıyordu (ve az buldukları için grev yapıyordu). İstanbul’da gittiğim özel liseden tanıdığım 3 yaş büyük “abi”m, yine San Diego’da, vasıfsız (yani öyle elektrikçi, tesisatçı falan değil) full-time inşaat işçisi olarak, saatte $33.00 kazanıyordu. Amerikalı kız arkadaşımın full-time oto tamircisi babası, saatte $40.00 kazanıyordu. Amerika’da full-time çalışma haftası 40 saat. Yaklaşık aylık maaşınızı, verdiğim saatlik ücret x 40 saat x 4 hafta formülüyle hesaplayabilirsiniz. İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliği lisans + San Diego State University İşletme Yönetimi yüksek lisans mezunu arkadaşım, 2003 yılında, bir Caterpillar şirketi olan Solar Turbines’de, senede $60,000.00 ile işe başladı. O sırada, San Diego State University MBA mezunlarının ortalama işe giriş maaşı, senede $56,000.00 idi. Aynı dönemde, Harvard, Yale, MIT, Stanford MBA mezunlarının ortalama işe giriş maaşı, senede $250,000.00 idi. İşteki birinci senesinin sonunda, kendisine bir Audi TT; ikinci senesinin sonunda, peşinatı Türkiye’de pilot olan babasından gelmek üzere, kendisine fena olmayan bir mahallede, iki katlı, kapalı garajlı, müstakil bir ev aldı. Ekstra bir not olarak, yukarıda bahsettiğim Amerikalı kız arkadaşımın profesyonel beyzbol oyuncusu olan kardeşinin, senede $5,050,000.00 kazandığını da kayıtlara geçirmek isterim 🙂

      San Diego’da asgari ücret, şu an $12.00. Yukarıda bahsettiğim meslek gruplarının bugünkü yaklaşık maaşlarını, basit bir oran – orantı hesabıyla bulabilirsiniz.

      New York’ta asgari ücret, şu an $15.00. Deloitte isimli global şirkette kıdemli müdür olarak çalışan arkadaşım senede $500,000.00, Goldman Sachs’te kıdemli müdür olarak çalışan eşi senede $500,000.00, dış ticaret merkezi New York’ta bulunan bir Türk şirketinde genel müdür olarak çalışan abisi senede $500,000.00 kazanıyor. Bu arkadaşların evlerinde ev işleri ve çocuk bakıcılığı yapan vasıfsız Türk abla, saatte $22.50 kazanıyor.

      Giderlere gelirsek...

      Ocak 2001 – Nisan 2004 arası, San Diego'nun okyanusa ve şehir merkezine uzak, SDCCU Stadium (benim zamanımdaki adıyla, Qualcomm Stadium), Mission Valley Mall, San Diego State University ve Grossmont College'a yakın kesiminde, 300 metrekare toplam alan üzerine oturtulmuş 150 metrekarelik, tek katlı, kapalı garajlı, 3+1, müstakil bir ev $150,000 - $200,000 aralığında satın alınabiliyordu. Aralık 2019’da yanında kaldığım Amerikalı arkadaşım, içinde oturduğu, okyanusa ve şehir merkezine yakın, genişçe 1+1 condo’sunu (kabaca, kiralanan apartman dairesine “apartment”, satılan apartman dairesine “condo” diyorlar) $190,000’a aldığını söyledi. Bugün, New York şehir merkezinde, Roosevelt’in doğduğu eve (bkz. Google) benzeyen, bitişik nizam, 2-3 katlı müstakil evler, 30-40 milyona gidiyor. Jennifer Lopez, Hudson Yards’daki condo’sunu 17 milyona almış (Big Bus’taki turist rehberi abimiz sağ olsun).

      Ocak 2001 – Nisan 2004 arası, San Diego'nun okyanusa ve şehir merkezine uzak, SDCCU Stadium (benim zamanımdaki adıyla, Qualcomm Stadium), Mission Valley Mall, San Diego State University ve Grossmont College'a yakın kesiminde bir 1+1'in, su faturası dahil aylık kirası $800 idi. Bir aylık kirayı depozito olarak alıyorlardı. Benim orada yaşadığım süre boyunca, hiç zam gelmedi. Aralık 2019'da gittiğimde, aynı dairenin aylık kirası, yine su faturası dahil $1,450 Dolar olmuştu. Şu an, aynı dairenin, New York şehir merkezindeki aylık kirası $3,900. Forumdaşlardan birinin, başka bir başlık altında söylediğine göre, aynı daire, Huntsville, AL’da, $500’a bulunabiliyormuş.

      2001 – 2003 arası, benim gittiğim devlet üniversitesinin yıllık ücreti $9,600 idi. San Diego’nun en iyi özel üniversitesinin yıllık ücreti $20,000 - $25,000 civarındaydı. Şu an devlet üniversitesinin yıllık ücreti $19,600. Özel üniversite ise, yıllık $57,200’dan gidiyor (Karşılaştırılabilen büyüklükler olsun diye, MBA ücretlerini yazdım. Ücretler, öğretim seviyesi ve bölüme göre büyük farklılıklar gösteriyor). New York’ta ise, Columbia, NYU ve Pace’in MBA ücretleri, bugün itibariyle yılda $80,000.

      2001 – 2004 arası San Diego’da $4-5’a yediğim burrito, bugün $7-8. New York’ta burrito yemedim ama, $10’dan aşağı bulabileceğinizi sanmam. 2001 – 2004 arası San Diego’da $7-8’a olduğum saç tıraşı, bugün $12. Aynı saç tıraşı, bugün New York’ta $30.

      Aklıma gelenleri, gücüm yettiği, dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım. Sürçülisan etmiş isem, affola. İhmal ettiğimi düşündüğünüz, merak ettiğiniz, cevap bulamadığınız başka San Diego sorusu olursa, yazın lütfen. Bildiğim bir konu ise, mutlaka cevap vermeye çalışırım.

      Allah’ın herkese gönlüne göre vermesi dileğiyle, saygılar...

      California içinde yayımlandı
      kingocali
      kingocali
    • RE: DV2022 Bekleme Odası

      Amerika'ya gidilmek isteniyorsa, bir yol bulunup, gerçekten gidiliyor. Ama çekiliş olmadan, Amerika'da kalmak o kadar kolay olmuyor maalesef.

      Sınıfta 6 Türk'tük. Hepimiz San Diego'ya yüksek lisans yapıp, akabinde Amerika'da kalmak niyetiyle gelmiştik. Hepimiz bu işi yasal yollarla yapmayı tercih ettik. Yalnızca birimiz kalabildi; 5'imiz, bize H-1 getirecek bir iş bulamadığımız için geri dönmek zorunda kaldık.

      Sınıftan olmayıp, hepsi San Diego'ya bizimle aynı dönemde, dil okulu, ön lisans, lisans ya da yüksek lisans yapıp (Biri hemşire, diğeri muhasebe alanında meslek lisesi mezunu olup, herhangi bir okula gitme niyeti olmayan 2 kişi istisnadır), akabinde Amerika'da kalmak niyetiyle gelmiş 48 Türk'ten, yalnızca 12'si kendisine H-1 getirecek bir iş bularak, 4'ü evlenerek, 2'si yasal olmayan yollara başvurarak kalabildi; 30'u geri döndü (Akademisyen olarak geldiğini bildiğim 4, çekiliş kazanarak geldiğini bildiğim 1, gelirken kalma niyeti olmadığını bildiğim 1, nasıl geldiğini bilmediğim 6 ve öğrenci vizesiyle geldiğini bildiğim, ancak akıbetlerini bilmediğim 5 Türk'ü dahil etmiyorum).

      Türkiye'deki lisans programından tanıdığım 4 sınıf arkadaşımdan, 2'si dil okulu bahanesiyle New York'a, 2'si yüksek lisans için Amherst ve Chapel Hill'e gitti. Chapel Hill'e giden okulu bitirip, Amherst'e giden okulu dahi bitiremeden geri döndü. New York'a gidenler, yasal olmayan yollara başvurarak kalabildi.

      Ben, Türkiye'de 7 sene özel okulun ardından, Amerika'da 7 ay gittiğim dil okulunda İngilizce problemini tamamen ve ebediyen çözdüm. İlk yüksek lisansımı Amerika'da yaptım. Amerika'daki okul sırasında asistanlık, okul bittikten sonra staj yaptım. Okul bittikten sonra, 1 yıllık Optional Practical Training sürem içinde, birkaç vasıfsız işte (bahçıvanlık, güvenlik görevliliği, POP pazarlama elemanlığı) çalıştım. Eşzamanlı olarak, bana H-1 getirecek vasıflı bir iş arayışım içinde, her sektör ve boyuttan sayısız şirketle mülakat yaptım. Özetle, Amerika'da, vasıflı bir iş bulup, çalışabilmek dışında, bir insanın deneyimleyebileceği her şeyi deneyimledim; deneyebileceği her yolu denedim ( Vatandaşla evlilik ve askere alma bürosu deneyimlerimi de, başka bir başlık altında yeri gelirse paylaşırım. O işlere de girmediğimden değil 🙂 ). OLMADI!

      Şu an, İngilizce sorunum yok. Biri lisans, (biri Amerika'dan) ikisi yüksek lisans; 3 üniversite diplomam var. 3 sene, 3 ay, 13 günlük Amerika tecrübem var. Kredi geçmişim var. Üstelik iyi. Social Security Number'ım var. Alien Number'ım var. 10 senelik pasaportum var. 10 senelik turist vizem var. Evcil hayvanım yok. Hanım - çocuk yok. Bakmakla yükümlü olduğum 1. derece akrabam yok. New York, NY'ta 5, San Diego, CA'da 10, Huntsville, AL'da 15 sene, beni hiç çalışmasam bile idare edebilecek param var. Ama dibini görürsem, hayatta tek dikili ağacım kalmayacağı için, hepsini harcama lüksüm yok. Gidersem, iyi bir iş bulup, çalışmak zorundayım. Ama geçmiş tecrübelerimden, iyi iş bulmanın kolay olmadığını, hatta mümkün bile olamayabileceğini çok iyi biliyorum. O yüzden, o işi bulmadan, olmayacak maceralara da atılamam. Üstelik 2021 çekilişini de kazandım. Ama 38 bin küsuruncu sıradan kazandım. Bu seneki çekilişin doğası 2018'inkine benziyormuş. Muhtemelen bana mülakat sırası dahi gelmeyecekmiş. Özetle, bütün imkan ve avantajlarıma rağmen, HALA GİDEMİYORUM!

      San Diego'ya, 32 yaşında, cebinde yalnızca Türkiye'de sattığı motorunun ve gitarının parasıyla gelen (inanın, toplasanız 15.000 Dolar etmez); yasal olmayan yollarla çalışarak, önce dil okulu (İngilizce'yi neredeyse sıfırdan öğrenmek üzere), ardından ön lisans, ardından lisans, ardından yüksek lisans bitiren; lisans mezuniyetinden beri, San Diego'daki web tasarım firmalarında web tasarımcısı olarak çalışan; San Diego'ya birlikte geldiği doktor kocasından ayrılmış Türk bir hemşireyle evlenen; şu anda, hala San Diego'da hepimizin hayalindeki hayatı yaşayan Türk de tanıyorum. Katbekat fazla imkanım olmasına rağmen, (yalnızca para harcanan) turistik geziler dışında Amerika'ya gidememenin acısını da bizzat yaşıyorum (Yalnız olmadığımı da, yukarıda somut verilerle paylaştım).

      Demem odur ki, gelin, bugün elimizde olan ya da olmayan imkanlarla, yarın elimize geçip geçmeyeceğinin garantisi dahi olmayan fırsatları değerlendirmeyelim. Birbirimizin şevkini ve kalbini kırmayalım. Gün doğmadan neler doğar? Krediler çekilir. Akrabalar el verir. Piyangodan para çıkar ( Çekilişten göçmenlik çıkacağına inanıyorsunuz; para çıkacağına mı inanmıyorsunuz? 🙂 ). Gidenler gider; gidemeyenlerin yerine sıradaki talihli gider. Zaten o yüzden 55.000 vizeyi 132.000 kişiye çıkarmıyorlar mı?

      Bu zor günlerde, aynı tarafta olmakta fayda var. Saygılar...

      Edit: Sayıları, aklıma gelen yeni kişilerle güncelledim. İlk okumanızla ikinci okumanız arasında rakam farkı varsa, sebebi rakamların güncellenmiş olmasıdır.

      Yeşilkart (Greencard) ve Göçmenlik içinde yayımlandı
      kingocali
      kingocali
    • RE: Amerika'daki ilginc deneyim ve gozlemleriniz

      Okul bitmek üzere. Olursa iş, olmazsa staj arıyorum. Sabahtan akşama kadar, internet başında, Yahoo Jobs senin, Monster benim (o zaman bunlar vardı), ilan kovalıyorum. Haftada bir, okulun kariyer ofisine uğruyorum. Bir gün "Bölümün de ayrı bir kariyer ofisi var. Oraya gittin mi?" dediler. "Haberim bile yok. Nerede ki o?" dedim; yerini öğrendim; gittim.

      İşletme binasının en üst katında bir oda var. Ortasında bir masa var. Üstünde bir dosya var. İçinde hep POP ve gerilla pazarlama elemanı arayan ilanlar var. H1 getirecek hiçbir şey yok. H1 getirecek işe kaldıraç olacak staj da yok. Tam küfredip kalkıyordum; dosyanın arka kapağına ters konmuş bir ilan olduğunu fark ettim. Neymiş diye baktım. San Diego'nun en büyük 15, Amerika'nın en büyük 500 şirketinden, Amerika'nın en çok tercih edilen ilk 400 iş vereninden (o zaman ilk 100'deydi) biri olan Qualcomm'da bir staj var. 3 aylık proje. Projenin sonunda, bir kereye mahsus 800 Dolar para veriyorlar. Hemen aradım. "Yarın gel, başla" dediler.

      Henüz mezun olmadığım, OPT'ye hak kazanmadığım için, profesörlerden birinden aldığım "Bu staj, bu adamın akademik gelişimi için gereklidir" yazısı ve okuldan aldığım özel izinle gitmem gerekiyordu. Tamamlar tamamlamaz gittim. İnsan Kaynakları'nda girişimi yaptılar. Masamı, bilgisayarımı, telefonumu hazır ettiler. İş başı yaptım. Haftanın iki günü gitmeye başladım. 10 - 15 gün sonra okul bitti. Müdürüme, "Okulum bitti. Yapacak başka işim de yok. Sizden, anlaştığımızın dışında hiçbir şey istemiyorum ama, tam zamanlı gelebilir miyim?" dedim. "Olur" dedi. Bir yandan OPT işlemlerini tamamladım; diğer yandan işe her gün gitmeye başladım. Yasal statümü kaybetmemek için, OPT evrakını İnsan Kaynakları'na gönderdim. Haftanın sonunda, İnsan Kaynakları'ndan çağırdılar. "Zaten zar zor bulduk. Bu iş de buraya kadarmış" dedim; kurbanlık koyun gibi gittim.

      İnsan Kaynakları'nda, karşıma Çin göçmeni bir abla çıktı. "İş veren olarak, bizim standartlarımız var. Sen mezun olmuşsun. Biz yüksek lisans mezunu stajyeri 3 ayda 800 Dolar'a çalıştıramayız" dedi. Ben "Kısmetimiz buraya kadarmış. N'apalım?" falan derken, "Biz sana ayda 3.200 Dolar vermek zorundayız. Kabul ediyor musun?" dedi. "Sen ciddi misin? Bunu gerçekten soruyor musun?" dedim. Çinli olduğu için anladı; gülümsedi; "Ama ben bunu sormak zorundayım" dedi. "Tabii ki kabul ediyorum. Sen deli misin?" dedim.

      3 ayda 800 Dolar için anlaştığım işten, 3 ayda 9.600 Dolar kazandım (Belki mezun olmadığım ilk 10 - 15 günden kesinti yapmışlardır. Orasını çok net hatırlamıyorum. Üzerinden 18 sene geçti). Bu vesileyle, Qualcomm'un (o zaman) neden en çok çalışılmak istenen ilk 100 şirket arasında olduğunu da öğrenmiş oldum.

      42 senelik hayatımda, şansımın yaver gittiği (yalnızca) 3 olaydan biri olması hasebiyle, bu anekdotun bende ayrı bir yeri vardır. Bu 3 olaydan biri daha Amerika'da başıma geldi. Uygun başlık altında yeri gelirse, onu da anlatırım.

      Amerika Birleşik Devletleri'nde Yaşam içinde yayımlandı
      kingocali
      kingocali
    • RE: Amerika'daki ilginc deneyim ve gozlemleriniz

      Merak ettiğiniz ikinci anekdotu göz önünde daha iyi canlandırabilmek için vermem gereken ön bilgiyle, "şanslı anekdotlar" bittikten sonra, sırf siz beni genelgeçer olarak "şanslı olmak"la itham etmeye başlamayın diye, hayattaki gerçek "şans"ıma dair vereceğim üç örnekten birinin detayı, bu başlığın kapsamı altına giriyor. Zannederim, başlıkla içeriği uyumlandırma işini, kimseyi üzmeden, kimseyi kızdırmadan halletmek mümkün olabilecek 🙂

      İkinci Anekdot İçin Ön Bilgi: San Diego'dan (ABD), Tijuana'ya (Meksika) giden karayolları (I-5 ve I-805) San Ysidro'da birleşiyor ve bizdeki köprü / otoban gişelerine benzeyen bir sınır kapısından Meksika'ya giriyor. Meksika dönüşü, ABD'li kardeşlerimiz, her şeritte bir memur olacak şekilde teşkilatlanmış. Memur, gelene geçene bakıyor. Tipini beğendiğine (California plakalı, içinde kadınlı - erkekli 1-2 beyazın bulunduğu binek araç), çoğu zaman pasaport bile sormadan, eliyle "Geç" diyor. Beğenmediğini (Meksika plakalı, içinde 3-4 esmer abinin oturduğu ticari araç) ikincil muayeneye gönderiyor. İkincil muayene (Secondary Inspection), pek güvende hissedilecek bir yer değil. Her yerde "Memur size gelmeden aracınızdan inmeyin. Aleyhinizde ölümcül güç kullanılabilir" falan gibi uyarı tabelaları var. Meksika'ya girerken ise, sınırda tek Allah'ın kulu durmuyor. Meksikalı kardeşlerimiz, sınır kapılarına köpek bağlama ihtiyacı dahi hissetmemiş. Öyle bir rahatlık 🙂 [Bu paragraf, 2001 - 2004 arası durumu özetlemektedir. Sonrasında, hele ki Trump zamanında, durumun nasıl olduğuna dair bilgi sahibi değilim.]

      İkinci Anekdot: Amerika'da 5. ayım. Hala dil okuluna gidiyorum. Hala yurtta kalıyorum. Amerika'ya gelmeden önce, diş hekimime gitmiş, gereken tüm kontrol ve tedavileri yaptırmışım; Amerika'dayken de dişlerime son derece iyi bakıyorum, ki gol yemeyeyim. Okulun zorunlu tuttuğu sağlık sigortasını yaptırmışım. Diş tedavisini kapsamıyor. Bir sabah, okula gitmeden önce dişlerimi fırçalıyorum. Dilime, dişlerimden birinin dünyaya bakan yüzünde bir oyuk takıldı. Hemen ağzımı çalkaladım. Dudakları çekiştirip, önce dişi, sonra deliği buldum. Çürümüş.

      Hakem penaltıyı vermiş. Gol kesin. Bari dedim, beraberliğe oynayayım; en kötü, az farkla mağlup olayım da, tur şansı ikinci maça kalsın. Dil okulunda, rahmetli Kyle Conroy'un Advanced Grammar sınıfından tanıdığım ve memleketinde (ama San Diego'dan 2.800 km uzakta olan Mexico City'de) diş hekimi olduğunu bildiğim Meksikalı kızı ("Kız" dediğime bakmayın. Ben 23 yaşındayım; o 29 yaşında) buldum. Durumu anlattım. "Daha rutin (6 aylık) kontrol zamanı bile gelmedi. Nasıl olur?" diye sordum. "Diş macununu, kullandığın, içtiğin suyun evsafını, yediğin yemeğin asit, şeker oranını değiştirirsen, böyle şeyler olabilir" dedi. Can havliyle, "Memleketinde diş hekimi olduğunu biliyorum. Ama Mexico City'de olduğunu da biliyorum. Acaba sınıf arkadaşlarından falan, Tijuana'da çalışan var mıdır?" diye sordum. "Ben haftasonları Tijuana'da diş hekimliği yapıyorum. Dil okulunun parasını oradan çıkarıyorum" dedi. Vallahi Allah gönderdi!

      Kız (Sarı boya saçlı, beyaz tenli. Ben zaten kumral, yeşil gözlüyüm. O zaman saç var; sakal yok) beni Cumartesi sabahı arabasıyla (California plakalı) yurttan aldı. Tijuana'ya götürdü. Dişlerimi muayene etti. 4 dolgu, 1 kanal tedavisi gerektirecek kadar berbat durumdaymışım. Ben dilimle çürüklerden yalnızca birini tespit edebilmişim. 7 seanslık işim varmış. Allah razı olsun; 7 hafta boyunca, beni her Cumartesi yurdun kapısından aldı. Tijuana'ya, Dra. Myrna Aguilar'ın ağız ve diş sağlığı polikliniğine götürdü. Dolguları kendisi yaptı. Kanal tedavisi için, endodonti uzmanına yönlendirdi. İşimiz bitince, Kuzeybatı Meksika'nın görülmeye değer yerlerine götürdü (ör: Rosarito Beach). (Ben polikliniğin terasında saatlerce kendisinin işinin bitmesini beklediğim için, o saate kadar kuruyan dolgular sağ olsun) Denemeye değer lezzetlerini tattırdı (ör: Sokak tezgahından fish taco, adını hatırlamadığım ünlü bir restorandan Meksika usulü steak). Sonra da getirip, yurdun kapısına bıraktı.

      Ömrümdeki ilk ve tek kanal tedavisini Meksika'da yaptırdım. Evveliyle, nasıl yapıldığına dair en ufak fikrim olmadığı için, İngilizce bilmeyen endodontist, çeneme, beni konuşamaz hale getiren uyuşturucuyu enjekte ederken; dişimi ortadan ikiye kesip, içini oyup, içine sinir ölsün diye zehir koyup, kapatırken; ertesi hafta açıp, ölü sinir parçalarını çıkarıp, kalan dokuyu mühürlemek için yakarken, üç buçuk atmadım değil. Ama 1. Amerika'da, tedaviden sonra geçirdiğim 3 yıl boyunca bir daha diş hekimi yüzü görmem gerekmedi, 2. Türkiye'ye döndükten sonra, olayı kendi diş hekimime anlattım; diş(ler)i kendi diş hekimime gösterdim; "Bundan daha iyi yapılamazdı" dedi. Panoramik ağız ve çene röntgeniyle de teyit etti.

      Aynı işi Amerika'da yaptırsaydım, bana maliyeti 4.000 Dolar olacaktı. (Tania olmasaydı) Canımı tehlikeye atıp, Meksika'da toplam 800 Dolar'a yaptırarak, 3.200 Dolar (zarardan) kar etmiş oldum (Yol masraflarını, aldığım bedava şoförlük ve tur rehberliği hizmetlerini, en önemlisi de, komple paketin "hayatı kolaylaştırma primi"ni saymıyorum bile). Allah Tania'dan razı olsun!

      Şimdi baktım. Dra. Myrna Aguilar da paranın nerede olduğunu fark etmiş. Bir yolunu bulup, muayenehaneyi Poway, CA'ya taşımış. Kendisine de hayırlı olsun...

      Üçüncü Anekdot: Bu, 2004'te Türkiye'ye dönüp, piyasada ayda 1.450 Lira'ya Satış Mühendisi, ayda 1.500 Lira'ya İthalat Müdürü, ayda 1.500 Lira'ya İhracat Müdürü olarak çalışıp, Türkiye'de bir halt olunamayacağını fark edip, kendi kendimi erken emekli ettikten sonra yaşanıyor (Aslında, bu iş hikayeleri de müthiş hikayeler ama, bırakın başlığı, maalesef forum kapsamına bile girmiyor). Sene 2009...

      Spora gittim. Antrenmandan sonra, çantamı omzuma asmış, spor salonundan eve yürüyorum. Hiçbir şeyden haberim yok. Eve vardım. Facebook'tan mesaj gelmiş. Orta Hazırlık ve Orta 1'de aşık olduğum kız, "Bugün evimin önünden geçtin. Balkonda kızımı uyutuyordum. Uyanmasın diye seslenemedim ama, müsait olduğunda bir kahve içelim mi?" yazmış. Kocasından boşanmış. Baba evine dönmüş. Ben evin önünden geçmişim falan... Kahveyi içtik. Devamı da geldi. Sırf o gün spora gitmiş olmam, çok uzun sürmemiş olsa da, güzel bir birlikteliğe vesile oldu. Orta Hazırlık ve Orta 1'den miras "içimde kalmışlık" son buldu.

      Amerika'da da buna benzeyen bir hikayem var ama, bende duygusal hiçbir iz bırakmamış olduğundan, benim için bir kıymeti yok. Doğal olarak, "şansımın yaver gittiği olaylar" listemde de değil. Üstelik, o bu kadar masum da değil. Onu buralarda kaleme almasam daha iyi 🙂

      Şimdi de, sırf Qualcomm'da 8.800 Dolar, dişçide 3.200 Dolar kar ettik; bir de, spora giderken kız arkadaş edindik diye, beni "şanslı" zannetmemeniz için, şansımın gerçekte nasıl olduğuna dair 3 örnek vermek isterim: Ben, normalde, ücretsiz staj yaptığı şirketten, 7. iş gününde kovulmayı (başlıkla ilgili olduğu için, birazdan detayına gireceğim); internette benimle yazışmaya başladıktan sonra, Facebook status'ını "How I Met Your Father" olarak değiştiren kızı elinden kaçırmayı; 13. denemesinde, green card çekilişini 38 bin küsuruncu sıradan kazanıp, onu da, bir virüsün dünyada 2,3 milyon insanı öldürüp, Trump'ın Amerika'ya başkan olduğu yıla denk getirmeyi başarmış / başaran / başaracak bir insanım. Yani, "Öyle şanslısın", "Böyle talihlisin" demeyin; külahları değişiriz 🙂

      Ömrümdeki tek kovulma hikayemi de anlatarak, paylaşımımı noktalayayım: Sene 2003. Okul bitmek üzere. Olursa iş, olmazsa staj arayışım sırasında, ama Qualcomm'dan önce, SMS.ac adında, pazara en hızlı giriş yapan şirket ödülü almış (Tabii, o zamanın şartlarıyla... Bugünün şartlarıyla kıyaslandığında, son derece ilkel) bir sosyal medya girişimine, sırf deneyim kazanmak için, ücretsiz stajyer olarak girdim. University Town Center'da, normalde patronun evi olan bir suite'in salonunda, SMS ve MMS üzerinden sosyal paylaşım yapılmasını sağlayan bir sosyal mecra yönetiyoruz. Ben Türkiye'deki partnerlerle ilişkileri yönetiyorum ( 2005'te, Türkiye'deki partnerde de işe girdim. O da fazla uzun sürmedi 🙂 ). Patronun (son derece fit), call girl fiziğinde (son derece fit), call girl isminde ("Brandi", with an "i") bir kız arkadaşı var. Abla, aynı zamanda, şirketin İş Geliştirmeden Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı. Gün içinde, sürekli, "Burada yeterince yerimiz yok", "Burada yeterince yerimiz yok" diye söyleniyor. 7. iş günümde işe bir geldim. (Müşteri İlişkileri Müdürü, Mali İşler Müdürü, Mühendislik Müdürü dahil) Şirketteki bütün şişmanların işine son vermişler. Ben stajyer olduğum için, bana para bile vermedikleri için, akşamdan beni arayıp, "Yarın hiç gelme" demeyi ihmal etmişler. Gittim. "Günaydın" dedim. "Kovuldun" dediler. Eve döndüm 🙂

      Şimdi baktım. Michael'la Brandi hala fit. Bruce hala şişman. Mali İşler Müdürü'yle Mühendislik Müdürü'nün isimlerini hatırlamıyorum 🙂

      Amerika Birleşik Devletleri'nde Yaşam içinde yayımlandı
      kingocali
      kingocali
    • RE: DV2022 Bekleme Odası

      1.000 yaşındayım. Dünyanın en çirkin insanıyım. Hem kel, hem fodulum. Bana çıktı. Teori iptal 🙂

      "38.000. sıradan çıkmış. Mülakat sırası bile gelmez. O yüzden, çıkmış sayılmaz" diye kendine güvenen varsa, yakın kıdem tazminatlarını, gitsin 😃

      Şaka bir yana, benim, DV-2020'ye kadar, yalnızca yakın çevremdeki kazananlara bakarak (o zaman forumdan falan haberim yoktu tabii), yüksek öğrenim görmüş, bir kariyeri, eşi (tercihen o da kariyerli) ve çocuğu olanların çekiliş şansının belli bir katsayıyla çarpıldığına dair bir teorim vardı (Bana bir şans veriliyorsa, bu profile uyanlara 3 şans veriliyormuş gibi düşünün).

      DV-2020 ve üstü için ise, yine yalnızca yakın çevremdeki kazananlara bakarak, Amerika tecrübesi olan, Amerika'da adli kaydı ve dil sorunu olmayan, yine yüksek öğrenimli, ancak bu kez bekar insanlara daha fazla şans verildiği izlenimi oluştu.

      Örneklem bu kadar dar, sınırlı ve subjektif olunca, ulaştığım sonuç zaten hiçbir istatistiksel anlam ifade etmiyor ama, yalnızca bu forumun heterojenliğine baksanız bile, çekilişin tamamen rastlantısal olduğunu görebilirsiniz.

      Dünyanın en çirkini olduğum kadar, aynı zamanda dünyanın en bahtsız da insanıyımdır. Bana bile çıktı yani 🙂

      Tabii yine, "38.000. sıradan çıkmış. Çıkmış bile sayılmaz" deme hakkınız saklıdır (ve muhtemelen de, tam olarak gerçeği yansıtmaktadır) 😃

      Hisse: Liseyi bitirin. Pasaportları yenileyin. Fotoğrafları tazeleyin. Gerçekleri beyan edin. Yazım hatalarını iyi kontrol edin. Öyle olsa olur mu; böyle yapsak sayılır mı diye kuralları esnetmeye çalışmayın. Tam talep edildiği şekilde başvurun. Gerisi tevekkül...

      Kazanmak isteyen herkese bol şans...

      Yeşilkart (Greencard) ve Göçmenlik içinde yayımlandı
      kingocali
      kingocali
    • RE: DV2021 Goh v. Blinken Davası (Mart 2021)

      Bu değerlendirmeyi, sizlerden farklı ya da fazla hiçbir bilgiye sahip olmadan, yalnızca gidişata bakarak ve hayat tecrübeme dayanarak yapıyorum. Tabii ki hukuki bir tavsiye değildir.

      Gidişat gösteriyor ki, Ankara'da uzunca bir süre DV-2021 işlemi yapılmayacak. 17 Mayıs'a kadar yapılmayacağı zaten kesin. Ama ben şahsen, yazın da yapılmasını beklemiyorum. Bir mucize olsa ve yapılmaya başlansa, DV-2020 kazananlarından Yargıç Mehta tarafından hakları saklanmış olup, mülakatlarına başlanmamış olanlar ve başka göçmen vize kategorilerinde başvuru yapmış olup, mülakatlarına başlanmamış olanlar olmasa bile, 17 Mayıs'tan sonra vize görüşmesi yapabilecekleri dosya numarası 10.000'i geçemez.

      Yani @Orhan-Cabarov , teorik olarak ve en iyimser tahminle, Ankara'nın 17 Mayıs'ta DV-2021 kazananlarına mülakat tarihi vermeye başlayacağını varsayarak, senin hala bir şansın var (ama o da çok fazla değil). Ama dosya numarası 10.000'den büyük olanların konvansiyonel yöntemle (Ankara'da mülakat tarihi bekleyerek) hayallerine kavuşması (bence) imkansız.

      Dosya numarası 10.000'den büyük olanlar için, green card'larına kavuşmanın yegane üç yolu, 1. Dava açmak ve onu kazanmak, 2. Mülakat yeri değiştirmek, 3. Adjustment of Status yapmak.

      Dava açmak ve onu kazanmak zaten yeterince zor. Ama dava açıp kazansan bile, hayallerine kavuşamayabiliyorsun. DV-2020 kazananı olan arkadaşlar dava açtılar. Kazandılar. Yargıç Mehta kendilerine 9.095 vize rezerve etti. Ama onlar da hala bekliyorlar. Ne mülakata çağıran var, ne ne zaman çağıracakları belli. Hangi öncelik sırasına göre çağırılacakları bile belli değil. Davayı kazananlar mı çağırılacak, sıra numarası gelenler mi çağırılacak, önce davayı kazananlar, sonra sıra numarası gelenler mi çağırılacak; hiçbir şey belli değil. Ama en azından umutları devam ediyor. Bu devirde, bu bile bulunması zor bir nimet.

      Mülakat yeri değiştirmek alengirli bir iş. Zaten başka başlık altında tartışılıyor ve sen zaten o başlığı da yakından takip ediyorsun. O yüzden, bunun detayına girmiyorum. Zaten, ben mülakat yeri değiştirecek şartları sağlamıyorum (başka yerin vatandaşı da değilim; başka yerde oturma iznim de yok). Dolayısıyla, bu ihtimale fazla kafa yormuyorum.

      Adjustment of Status da alengirli bir iş. Ama benim için uzak, insanlık için idealden uzak bir ihtimal de olsa, bir ihtimal.

      Ankara'da mülakat tarihi, dosya numaram 38 bin küsur olduğu için, bana asla gelmeyecek. Dolayısıyla, hayatta bir defa başıma gelmiş olan bu şansı devam ettirebilmem için, önümde iki seçenek var: 1. Dava açmak, 2. Adjustment of Status. Ben şu an ikisini de kovalıyorum.

      Sen daha şanslısın. Çünkü senin dosya numaran 3 bin küsur olduğu ve sen Azerbaycan vatandaşı olduğun için, senin üç seçeneğin var: 1. Ankara'da mülakat tarihi beklemek, 2. Mülakat yerini Tiflis olarak değiştirmek, 3. Dava açmak. Geçerli bir ABD vizen var mı, bilmiyorum. Eğer var ise, dört seçeneğin var: 4. Adjustment of Status.

      Bu adımlardan hangilerini atarsan, şansın o kadar artıyor; umudun o kadar uzun sürüyor. Yapman gereken tek şey, bu green card'ı ne kadar çok istiyorsun ve onu elde etmek için ne fedakarlıklar yapmaya muktedir ve hazırsın; bunun kararını vermek. "Ben bu green card'ı istiyorum. Onu alana ya da alamayacağım kesinleşene kadar her yolu deneyeceğim" kararını verirsen, bir dakika bile kaybetme; dosyanı Tiflis'e taşımak için DS-260'ını açtır. Green card'ını alana kadar, geçici olarak Azerbaycan'a taşınmayı göze alamıyorsan (çünkü dosyanı ancak o zaman Tiflis'e taşıyabiliyorsun), bir dakika bile kaybetme; hemen davanı aç. Cebinde ABD vizen varsa, bir dakika bile kaybetme; hemen ABD'ye git ve Adjustment of Status işlemlerine başla. Ama unutma; kaç başlık altında, aynı soruyu noktasının virgülünün yerini değiştirip kaç defa sorarsan sor, ne bu forumdaki, ne de herhangi bir avukatlık bürosundaki hiç kimse, sana dosyanın Tiflis'e taşınabileceğini, davayı kazanacağını, davayı kazansan bile vizeni alabileceğini (bkz. DV-2020 kazananı olup, açtıkları davayı da kazandıkları halde mülakata bile çağırılmayanlar), Adjustment of Status başvurunun kabul edileceğini, edilse bile işlemlerinin 30 Eylül'e kadar yetişeceğini garanti edemez. Ederse de sen inanma zaten. Kesin yalan söylüyordur.

      Ne dava açanlar, ne Amerika'daki göçmenlik avukatlarına Adjustment of Status süreciyle ilgili sorular sormak için yüzlerce Dolar para bayılanlar; hiçbirimiz, bu işleri, davayı kazanacağımız, avukat aracılığıyla yapınca, Adjustment of Status başvurumuzun kabul edileceği ya da 30 Eylül'e kadar yetişeceği garanti olduğu için yapmıyoruz. Buraya kadar gelmişken, bütün yolları deneyelim; gün geçtikçe azalan şansımız artsın, umudumuz sürsün diye yapıyoruz. 1 Ekim 2021'de, "Ömrümde bir kere şans yüzüme güldü. Ama nihayetinde o iş olmadı. Yine de olsun diye elimden geleni yaptım. Kaybettim ama, sonuna kadar savaştım" diyebilmek, 1 Ekim 2021 gecesi huzur içinde uyuyabilmek için yapıyoruz.

      Sorduğun soruların doğru ya da yanlış hiçbir cevabı yok. Senin ne yapmaya karar verdiğin ve yaptıklarının işe yarayıp yaramadığı var. Bu forumda da ne yapmaya karar verdiğimizi ve yaptıklarımızın işe yarayıp yaramadığını paylaşıyoruz. Başka bir şey değil.

      Dosyanı Tiflis'e taşımak için, green card'ını cebine koyana kadar geçici olarak Azerbaycan'a taşınmayacaksan ve Ankara'da mülakat tarihi beklemek tek seçeneğin olmasın, şansın artsın ve mülakat tarihi alamadan süreç bitse bile umudun devam etsin istiyorsan, davaya katıl. Ama Goh v. Blinken pahalı geldi diyorsan, bu dava tek seçeneğin değil. Curtis Morrison, Mayıs'ta bir dava daha açacak. Davayı açmadan önce 500 Dolar, sen göçmen vizenle Amerika'ya girdikten sonra bir 500 Dolar daha istiyor (sen de benim gibi yalnızsın diye biliyorum; hanımın, çocuğun varsa, onlar için de, Amerika'ya girdikten sonra adam başı 500'er Dolar daha). O daha ekonomik, özgüvenli ve adil bir teklif. Ben şahsen kendisinden pek hazzetmesem, kendisini tercih etmesem de, o davalarını da kazandı üstelik.

      Özetle kardeşim, çok düşün, kesin karar ver ve kararını verdikten sonra, sonucu ne olursa olsun, o kararın arkasında dur. Hepimiz öyle yapıyoruz. Yoksa, sendeki kararsızlık ve huzursuzlukla (bir başlıkta geceleri uyuyamadığını söylemiştin), bu hayat yaşanmaz.

      Senin sıra numaran da gayet şanslı. Bizim işimiz olmasa bile, senin işin olur inşallah. Yeter ki, yumruğunu şu masaya vur artık. Hadi Allah'a emanet...

      Greencard Lotosu (Diversity Visa) Süreci içinde yayımlandı
      kingocali
      kingocali
    • RE: Dolar Çıldırdı

      Günlük piyasa hareketlerini ve aylık para politikalarını bir kenara bırakıyorum. Amacımız belli olduğu için (Fırsatını bulduğumuzda, biriktirdiğimiz Dolar'la ABD'ye göçmek), kura kısa ve orta vadede ne olduğuyla ilgilenmiyorum. Henüz resmen başımıza gelmediği için, AB'nin bizi "Aralık'taki AB Liderler Zirvesi'nde artık geliyor" diye tehdit ettiği yaptırımları da, Biden'ın seçilmesiyle, artık geleceğine kesin gözüyle baktığım CAATSA yaptırımlarını da, şimdilik görmezden geliyorum. Lakin, jeopolitik riskler (Ermenistan, Irak, Suriye, Doğu Akdeniz, Libya) ortadan kalkmadığı sürece, döviz kurlarındaki yükselişin kalıcı olarak durması ya da gerilemesi zaten mümkün değil.

      Eniştemizin istifasıyla, uzun zamandır olumlu bir habere aç ve muhtaç olan piyasa, sonunda bir nefes aldı. Muhteremin ekonomide ve hukukta reform söylemleriyle, olumlu gidişat ihtimalini fiyatladı.

      Muhterem "acı reçete" ve "ekonomide yapısal reform" dediğinde "umudu" fiyatlayan piyasa, muhterem hemen ertesi gün "Faiz enflasyondan çıkmaz; enflasyon faizden çıkar" söylemine geri dönünce, Merkez Bankası rezervlerinde satacak döviz kalmadığı (Döviz rezervi, Merkez Bankası'nın kura karşı sahip olduğu yegane iki silahtan biriydi. Artık yok) ve muhterem de 24 saat içinde tekrar "Vatandaşımızı faize ezdirmeyeceğiz" söylemine döndüğü (Faiz, Merkez Bankası'nın kura karşı sahip olduğu yegane iki silahtan diğeri. Ama idarede de, onu kullanacak irade yok) için, hiçbir şeyin değişmeyeceğini ve her şeyin eski tas, eski hamam olacağını gördü ve mevcut jeopolitik koşullar altındaki "normal" seyrine geri döndü.

      Muhterem "hukuk reformu" dediğinde "umudu" fiyatlayan piyasa, muhteremin 18 yıllık yol arkadaşı "Hakkında hüküm verilmediği halde aylardır tutuklu olan siyasi figürler serbest bırakılmalı" deyip, muhterem hemen ertesi gün kendisini kamuoyu önünde gömdüğünde (istifaya zorladığında) ve bir sonraki gün de 18 yıllık hukuklarını hiçe sayıp kellesini aldığında (istifasını kabul ettiğinde), hiçbir şeyin değişmeyeceğini ve her şeyin eski tas, eski hamam olacağını gördü ve mevcut jeopolitik koşullar altındaki "normal" seyrine geri döndü.

      Şimdi, sırf fantezi olsun diye, jeopolitik riskleri de bir kenara bırakıyorum. Ama jeopolitik risksiz bir dünyada bile, seni bugüne getiren hataları aynen yapmakta ısrar edeceğini söylemeye devam edersen, o kur hiçbir zaman düşmez. Einstein'ın durumumuzu anlatan çok güzel bir sözü vardır; "Sürekli aynı şeyleri yapıp, farklı sonuçlar elde etmeyi beklemek deliliktir" der.

      Naçizane fikrim, siz gelin, yine farklı sonuçlar beklemeyin. * Yatırım tavsiyesi değildir. *

      Gündem ve Sohbet içinde yayımlandı
      kingocali
      kingocali
    • RE: Amerika'da Günlük Yaşamdaki Farklılıklar

      @tugbafurkan

      1. Yollar bizimkinden geniştir. Dikiz aynaları arkanızı tamamen göstermekte yetersiz kalabilir. Şerit değiştirmeden önce, bir de kafanızı çevirerek, camdan ölü noktada araç var mı diye kontrol etmeniz, seyahat güvenliğinizi arttıracaktır.

      2. Hız limitlerine uyun. Polis, hız limitlerini hassasiyetle uygular.

      3. Bizdekinin aksine, "Stop" işaretlerinde (gerek yerde, gerek tabelada yazan) tamamen durulur. 3 saniye beklenerek, kavşağın boş, ya da kavşaktaki araçların tamamının durmuş olduğundan emin olunarak harekete geçilir. Geçiş hakkı, kavşağa ilk gelendedir. "Stop" işaretinde, önünüzde başka bir araç varsa, o hareket ettikten sonra, onun durduğu yerde durup, kavşakta önünüzdeki aracın geçmesini bekleyen araçlardan birinin geçmesine izin vermelisiniz. O geçişini tamamladıktan sonra, harekete geçebilirsiniz. Yine bizdekinin aksine, polis "Stop" işareti kurallarını hassasiyetle uygular.

      4. California eyaletinde, sağa dönmek için yeşil ışığı beklemek zorunda değilsiniz. Işıklarda durup, aynı "Stop" işaretinde olduğu gibi 3 saniye bekledikten sonra, yola çıkmak güvenli ise, yeşili beklemeksizin sağa dönebilirsiniz. Diğer eyaletler konusunda bilgi sahibi değilim. Sadece, böyle bir şey olduğunu görür, ya da sağa dönüşte yeşili beklerken, arkanızdaki araç size korna çalarsa şaşırmayın diye yazdım.

      5. San Diego'da, sola dönüşlerde, sola ok gösteren trafik ışıkları vardır (Bizde de var). Sola dönüş kolaydır. Ancak Los Angeles ve New York'ta, sola dönüş oku yok. Yeşil yanarken, kavşağın size ayrılan sol şeridinde durup, karşı yönden gelen araçların tamamının geçip, karşı yönün boşalmasını bekliyor, karşı yön boşalınca sola dönebiliyorsunuz. Los Angeles ve New York gibi trafiği yoğun yerlerde, sola dönmek bir ömür sürebiliyor. DC ve NC'da nasıldır; bilemiyorum. Ama dikkat edilmesi gereken başka bir konu daha...

      6. Aracınızı yol kenarına park ederseniz, aracınızı bıraktığınız yönün, trafiğin aktığı yönle aynı olduğundan emin olun. Türkiye'deki gibi kaldırıma asla çıkmayın. Kaldırım taşlarının rengine, üzerinde yazanlara, trafik levhalarına dikkat edin (Örneğin, kaldırım taşlarının rengi kırmızı ise, oraya asla park edilemez. Yakında yangın musluğu, vs vardır. Sarı ise, geçici bir süre ile duraklanabilir. Yolcu ya da eşya indirilip bindirilebilir. Süresi üzerinde yazar. Yeşil ya da beyaz ise, oraya park edilebilir. Ancak, haftanın birkaç günü, belirli saatlerde, o yolda temizlik yapılacağından, aracınızı o gün ve saatlerde orada bırakmak, kaldırım yeşil ya da beyaz olsa bile yasaktır). Kaldırımda parkmetre var ise, parasını mutlaka atın. Parking Enforcement, park kurallarını hassasiyetle uygular.

      7. Yaya geçidi olsun, olmasın, yola yaya indiğinde, tamamen durmalı, yayanın karşıya geçmesini beklemelisiniz. Polis, yayaların geçiş üstünlüğünü hassasiyetle uygular. Yaya geçidi yoksa, belki kendinizi kurtarabilirsiniz ama, yaya geçidinde yaya varsa ve siz durmazsanız, affetmez.

      8. Çoğu trafik ışığında kamera vardır (Gerçi artık bizde de var). Kırmızı ışıkta durmazsanız, cezası nereye giderseniz gidin, sizi mutlaka bulur.

      9. Geçiş üstünlüğü olan (sirenli, çakarlı) bir araç geliyorsa, ne taraftan geliyor olursa olsun, sağa çekip, durup, geçmesini beklemelisiniz (Kendi memleketimizde yapmayan çok çıkıyor ama, orada herkes yapıyor).

      10. Polis arabası arkanıza gelip, tepe lambalarını yakıyorsa, mutlaka en yakın güvenli yerde sağa çekip durmalısınız (Bu, Amerikan polisinin, sizi çevirme yöntemidir ve tartışmaya açık değildir). Memur bağırarak ya da hoparlöründen aksi yönde talimat vermediği sürece, aracı terk etmemeli, camlarınızı açıp, ellerinizi memurun göreceği bir yerde tutarak (Sürücü direksiyonda, yolcu dashboard'da) memurun size gelmesini beklemelisiniz (Önce telsizle dispatch'e çevirme yaptığını ve yerini bildirecek, sonra bilgisayarına plakayı yazacak, sonra yanınıza gelecek. Süre alabilir). California'da uluslararası sürücü belgesi geçmiyordu. Diğer eyaletleri bilmiyorum. Ama "geçici" olarak kullanıldığı sürece, Türk ehliyeti geçiyor. Dolayısıyla, pasaportlarınız, Türk ehliyetiniz ve kiralama belgeleriniz kolay ulaşabileceğiniz bir yerde olsun. Zira, yanınıza gelir gelmez, bunları görmek isteyecek.

      11. İndiğinizde, free shop'tan, vs. alkol alırsanız, alkol mutlaka bagajda olmalı. Kabinin içinde alkol şişesi görürse, ceza kaçınılmaz.

      12. Ne yaparsanız yapın, polisin talimatlarına karşı gelmeyin, onunla tartışmaya girmeyin ve asla madde etkisinde araç kullanmayın. Aksi takdirde, Allah korusun, green card macerası kısa sürebilir.

      Güvenli yolculuklar...

      Kültür ve Hobi içinde yayımlandı
      kingocali
      kingocali
    • RE: Amerika'da Yaşanacak Eyalet ve Şehrin Seçimi

      @tugba_nyc_love

      2001 - 2004 arası, San Diego'da, devlet üniversitesinde okudum. Bir dönemlik okul ücreti (tuition) 4.000 Dolar, kayıt ücreti (registration fee) 800 Dolar idi. Amerika'da okumak için, gayet mütevazı rakamlar olduğu söylenebilir. Kiram (su faturası içinde), ayda 800 Dolar; elektrik, kablo, telefon gibi sabit giderlerim, 200 Dolar civarında idi. F-1 öğrenci vizesi ile, yalnızca kampüs içinde ve en fazla 20 saat çalışarak (yasal sınırlar bunlar), yalnızca yeme, içme ve gezme giderlerimi karşılayabiliyordum. Okul ücretleri, kira, sabit giderler Türkiye'den geliyordu. Üstelik, okul kırtasiyesinde kasiyerlik, okul kantininde komilik gibi vasıfsız (Saati $6.75) değil; 20 saati doldurmak için, aynı anda birkaç hocanın lisansüstü (Saati $10.10) ve araştırma (Saati $13.70) asistanlığını yaptığım yarı-vasıflı işlerde çalıştım.

      Okul bitip, 1 yıllık Optional Practical Training sürem başladığında, bir yandan H-1 getirecek iş arayıp, diğer yandan vasıfsız işlerde çalıştım. Saati $5'dan bahçıvanlık (o zaman California'da asgari ücret $6.75 olmasına rağmen, abinin bende emeği olduğundan öyle anlaştık), $7'dan güvenlik görevliliği, $75'dan (geçici süreli, proje bazlı) POP pazarlama elemanlığı (Migros'ta margarin sürülmüş ekmek tadımı yaptırdığınızı düşünün) yaptım. En iyi günümde, kiramı, sabit giderlerimi, yiyip, içip, gezdiğimi karşılayabildim. Arabanın sigortası, benim sigortam geldiğinde, Türkiye'den destek gelmeden, peynir gemisi yürümedi.

      Bugün, San Diego'da aynı dairenin kirası 1.450 Dolar. New York'ta aynı dairenin kirası 3.900 Dolar.

      Aralık 2019 - Ocak 2020'de gittiğimde, New York'ta, 20 sene önce, çekilişten Green Card kazanarak gelmiş, Türk ailelerin evlerinde (temizlik, yemek, bulaşık, çamaşır, ütü gibi aklınıza gelebilecek bütün) ev işleri ve çocuk bakıcılığı yaparak (ne kadar ağır da olsa, vasıfsız işler), ayda 3.600 Dolar kazanan (ve hala tek kelime İngilizce konuşamayan) bir Türk ablayla tanıştım. Ama dediğim gibi, New York'ta 1+1'in kirası 3.900 Dolar. Abla, Brooklyn'in Manhattan ve East River görmeyen kesimlerinde yaşıyor, işe metroyla gidip geliyordu. Şansı ve hayatta kalabilmesinin tek sebebi, eşinin ve şu an yetişkin olan oğlunun da vasıfsız işlerde çalışıyor ve kendisine destek veriyor olmasıydı. Üstelik, Trump öncesinde, kardeşini, onun eşini ve çocuklarını da bir şekilde yanına aldırarak, bir destek sistemi kurabilmişti (En azından, beklenmedik masraflarda, çevresinde kendisine destek olabilecek birileri var).

      Doğuştan vatandaş olan Amerikalı arkadaşım, New York'ta okurken, vasıfsız işlerde çalışarak (garsonluk yapmış) geçimini ve okula ilişkin sarf malzemesi masraflarını karşılayabilmiş olsa da, okul ücretini öğrenci kredisiyle ödeyebilmiş. Üstelik, doğuştan New York'lu olduğundan, yabancı öğrencinin ödediği ücretin üçte birini ödüyor. Ona rağmen, ödemek kolay değil. New York, muhtemelen, Massachusetts, Connecticut ve New Jersey'den sonra, okulların en pahalı olduğu eyalet.

      Ucuz eyaletler, büyük su kütlelerine kıyısı olmayan, sanayii nispeten az gelişmiş eyaletler olabilir. Idaho, Montana, North ve South Dakota, biraz daha pahalı olmak kaydıyla, Nebraska, Oklahoma, Iowa gibi... Bunun bir istisnası Alaska olabilir. Zira, suya bolca kıyısı var.

      New York'ta hem okumak, hem çalışmak, hem "yaşamak" mümkün değil midir? Mümkün olduğunca ucuz bir okulda, birkaç ev arkadaşıyla, şehir merkezinden uzak bir yerde, mütevazı bir dairede, birkaç işte çalışarak mümkün olabilir. Ama o da F-1 vizesiyle mümkün değildir. Çekilişten Green Card kazanırsanız olabilir. Ama o takdirde de, birkaç işte çalışıp, part-time okusanız bile, okul bitmeden "yaşamaya" ne kadar zaman ve haliniz kalır; orası meçhul. Üstelik, beklenmedik harcamalar için, bir destek sistemi hala şart. Zira, Amerika acımasız bir yer.

      Gerçekçi olursak, çalışarak okumak için daha mütevazı bir şehir / eyalet seçmeniz; hayaliniz bu ise, New York'a okul bittikten sonra gitmeniz, hem finansal, hem zamansal, hem de ruhsal olarak daha sağlıklı ve fizibil olabilir.

      Bol şans...

      Eyaletler içinde yayımlandı
      kingocali
      kingocali
    • RE: Amerika'da MBA yapmak?

      @Bilalcan Selamlar, saygılar. Amerika'da MBA yapmış, ama kalıcı olamamış biri olarak, objektif tecrübelerimi ve subjektif tavsiyelerimi paylaşıyorum.

      MBA'de iş tecrübesi şartı olmasına rağmen, mevcut iş tecrübelerimi abartıp, olduklarından önemliymiş gibi gösterek programa kabul aldım. Sınıfta benim gibi yapan başka Türk arkadaşlar da vardı (Ben dahil, 4 adet). Gerçekten ve oldukça değerli iş tecrübeleri olanlar da vardı (2 adet). MBA'den en iyi verimi, gerçekten ve oldukça değerli iş tecrübeleri olan arkadaşlar elde ettiler. O iş tecrübesi şartının orada olmasının bir nedeni olduğunu, bizzat yaşayarak tecrübe ettim. Benim (ve 3 arkadaşım) gibi şartı esnetmeye çalışmaktansa, lisans eğitiminizden sonra Türkiye'de yeterli süre çalışıp, o şartın hakkını vererek, içini doldurduktan sonra MBA'e başvurmanızı tavsiye ederim.

      Ben ve MBA'den sonra Amerika'da kalıcı olamayan diğer arkadaşlar, kendimize, General Management, Marketing, (teknik becerilerle içini dolduramadığımız) Information Systems gibi, okuması nispeten eğlenceli ve bitirmesi nispeten kolay specialization'lar seçmiştik. Amerika'da kalıcı olan arkadaşlar ise, ellerini taşın altına koyup, Amerika'da ihtiyaç duyulan alanlara yöneldiler. Bizim okuldan, dönemden ya da sınıftan olsun ya da olmasın; MBA mezunu olup da, Amerika'da kariyer sahibi olmayı başaran arkadaşlar (sonuncusu hariç), hep matematik ağırlıklı (sonuncusu biyokimya ağırlıklı), nispeten teknik alanlara yoğunlaşanlar arasından çıktı (İlki, eşi Türk olan bir Amerikalı; kalanların hepsi Türk):

      Lisansını hangi okul ve bölümde aldığını bilmediğim arkadaş, Pace'te Accounting üzerine MBA yaptı. CPA sertifikası aldı. Deloitte'ta Auditor, Senior Auditor, Manager, Senior Manager; Goldman Sachs'te Senior Manager, Vice President'lık yaptı. İki çocuk sahibi olduktan sonra, çalışma saatlerinin daha uygun olduğu Federal Reserve Bank of New York'a geçti.

      Lisansını İTÜ Makine Mühendisliği'nden alan arkadaş, SDSU'da Operations Management üzerine MBA yaptı. Solar Turbines'de Project Engineer, Project Manager olarak çalıştı. Ortağıyla birlikte, kendi e-ticaret şirketlerini kurdular. 3 yıl arka arkaya, Amerika'nın en hızlı büyüyen ilk 5000 şirketi arasına girdiler.

      Lisansını İTÜ Makine Mühendisliği'nden alan başka bir arkadaş, USD'de Supply Chain Management ve Finance üzerine MBA, yine USD'de E-Commerce üzerine Masters in Information Technology yaptı. Önce senelerce bir fintech şirketi olan Intuit'te çalıştı. Sonra bir üstteki arkadaşla ortak e-ticaret şirketi kurdular. Aynı başarıyı paylaştılar.

      Lisansını Boğaziçi Makine Mühendisliği'nden alan arkadaş, SDSU'da Entrepreneurship üzerine MBA yaptı. Bir ve iki üstteki arkadaşların genel müdürü oldu.

      Lisansını İTÜ Endüstri Mühendisliği'nden alan arkadaş, SDSU'da Operations Management üzerine MBA yaptı. Toyota'da Planning Engineer, Novartis'te Planning Leader, Kraft Foods'da Planning Manager olarak çalıştı. Sonra kendi isteğiyle memlekete dönüp, Ülker'de Supply Chain Director oldu.

      Lisansını Yeditepe Kimya Mühendisliği'nden alan arkadaş, Rochester'da Finance üzerine MBA yaptı. Wyndham Worldwide'da Business Analyst, Heineken'da Business Analytics Manager olarak çalıştı. Şu an Verizon'da Business Intelligence Manager.

      Lisansını Bilkent Yönetim ve Bilişim Sistemleri'nden alan arkadaş, Cal State Fullerton'da Information Systems üzerine MBA yaptı. Kelley Blue Book ve Pacific Life'ta Business Analyst olarak çalıştı. Şu an Mattel'de Lead Business Analyst.

      Lisansını Mimar Sinan İstatistik'ten alan arkadaş, University of Western Georgia'da Accounting üzerine MBA yaptı. Bir Türk şirketinin New York'taki mağazasında Satış Temsilcisi olarak işe başladı. Zaman içinde, önce aynı mağazanın Satış Müdürü, sonra Ülke Satış Müdürü, sonra Ülke Müdürü, son olarak da Dünya Başkanı oldu (Türk patron, Türkiye'de, Türkiye'deki faaliyetleri yönetiyor. Arkadaş, Amerika'da, dünyanın geri kalanındaki faaliyetleri yönetiyor).

      İngilizce'yi önce SDSU ALI, sonra adını hatırlamadığım ucuz bir dil okulunda öğrenen, ön lisansını General Education üzerine Grossmont College'dan, lisansını Computer Science üzerine Cal State San Marcos'tan alan arkadaş, Southern States University'de Information Systems üzerine MBA yaptı. San Diego'nun çizgi altı dijital ajanslarında, lisansını aldığından beri Web Designer, yüksek lisansını aldığından beri Web Designer ve Social Media Specialist olarak çalışıyor.

      Lisansını Boğaziçi Moleküler Biyoloji ve Genetik'ten alan arkadaş, SDSU'da Health Services üzerine MBA yaptı. Regulatory Affairs Certification sertifikası aldı. Uzun yıllar, Amerika'daki ilaç şirketlerinde Regulatory Affairs Specialist'likten Regulatory Affairs Manager'lığa uzanan görevler yaptıktan sonra, şu an Parallaxis Consulting Group'ta Senior Regulatory Affairs Consultant.

      Biden'ın göçmenlik reformu tasarısındaki ana başlıklardan birinin "ABD'deki üniversitelerden STEM alanlarında yüksek derece alan kişilerin green card almasının kolaylaştırılması" olduğunu da düşünürseniz, mümkünse, hem lisans, hem MBA specialization'ınızın, matematik ağırlıklı, teknik bir alan olmasını tavsiye ederim.

      Zaten (dünyanın her yerinde aşağı yukarı aynı şekilde yapılan = evrensel) pozitif bilim ağırlıklı teknik bir alandan mezun olup, yeterli tecrübeye de sahip olmanız halinde, dünyanın hiçbir yerinde önünüzde durabilecek bir güç tanımıyorum.

      Akademik ve göçmenlik yaşamınızda başarılar...

      Yüksek Lisans ve Doktora içinde yayımlandı
      kingocali
      kingocali

    kingocali tarafından gönderilen son iletiler

    • RE: San Diego

      @bruce81 Abileri, green card'ımızı alamayınca girdiğim depresyondan anca çıktım. Foruma üç senedir ilk defa dün gece girdim. Sorunu havada bırakmışız. Kusurumuza bakma.

      Ayrıca sayın abileri, lütfen bu San Diegolular'ın da kusurlarına bakma. Bunlar hava sıcaklığı 20 derecenin altına düştü mü üşür, bere ve eldiven takmaya başlar. Ocak'ta meydanlardan ellerini, ayaklarını çekmiş olmaları normal sayılır. Mayıs'ta yerlerine dönmüşlerdi. Ben gördüm. Ama bu hayat pahalılığında millet California'yı Texas, Florida için terk ederken, eski kalabalıkların geri gelmesini bekleme. Bir İstanbul, bir New York, bir Las Vegas kalabalığı hiç bekleme zaten. Öyle bir kalabalık hiç olmadı (Cumartesi gecesi Gaslamp Quarter ve yine Cumartesi gecesi College Area'daki fraternity ve sorority'ler dışında).

      Bir de sayın abileri, bunlar su sever, ağaç sever, hayvan sever, (ne kadar "millet" oldukları tartışılır ama, nihayetinde bizim kadar geçmişleri olmasa da, bizim kadar asker millet) asker sever, son olarak bütün Amerikalılar gibi alkol sever. Bunları Embarcadero'da bulursun, Seaport'ta bulursun, Balboa Park'ta bulursun, La Jolla'da bulursun, San Diego Zoo'da bulursun, Navy Pier'da bulursun, USS Midway'de bulursun, Gaslamp Quarter'da bulursun, Old Town'da bulursun. Okullar açıkken (Thanksgiving Break, Christmas Break, Spring Break, Summer Break dışında), ama hava 20 dereceden sıcakken bulursun. Tersine Gold Rush yaşanırken, bundan sonra giderek daha zor bulursun. Eski canlılığın olmaması bende de bir burukluk yaratmadı değil. Ama sonra Los Angeles'a geçtim. San Diego'ya şükrettim. Arada bir başka yerlere gidip, San Diego'yu özlemek lazım demek ki...

      Embarcadero

      1.jpg

      Seaport

      2.jpg

      Balboa Park

      3.jpg

      La Jolla

      4.jpg

      San Diego Zoo

      5.jpg

      Navy Pier

      6.jpg

      USS Midway

      7.jpg

      Gaslamp Quarter

      8.jpg

      Old Town

      9.jpg

      Hürmetler...

      California içinde yayımlandı
      kingocali
      kingocali
    • RE: San Diego

      @kingocali, içinde söyledi: San Diego

      San Diego hakkında ilk ağızdan bilgi beklenmiş; gelmemiş. Müsaadenizle, ben yardımcı olmaya çalışayım.

      Ocak 2001 – Nisan 2004 arası kesintisiz San Diego'da yaşadım. Vereceğim ilk bilgiler bayat olacak. Aralık 2019'da yaşadığım yerleri tekrar dolaştım; yaptığım şeyleri tekrar yaptım. Bütün bilgilerimi güncelledim. Takip eden bilgiler taze olacak. İkisini birden paylaşmamın sebebi, demografideki, maliyetlerdeki, vs değişimleri gözlemleyebilmeniz; trendlerin ne tarafa ve ne hızla gittiğini kendi gözlerinizle görebilmeniz olacak.

      Aralık 2019 – Ocak 2020 arası New York’taydım. 2021 çekilişini kazandığımdan beri, forumu da yakından takip ediyorum. Edindiğim izlenimlerle, San Diego’yu, gördüğüm ya da duyduğum diğer Amerikan şehirleriyle de karşılaştıracağım. Karşılaştırmamın sebebi, San Diego ucuz mu, pahalı mı, yaşanacak yer mi; kendi kararınızı, kendi şart ve imkanlarınıza göre, kendiniz vermeniz olacak.

      Baştan söylemeliyim ki, para birimlerini yazarken, Amerikan notasyonu kullandım. Amerikalılar, bölükleri virgülle, ondalık sayıları noktayla ayırıyorlar (bizim nokta kullandığımız yerde virgül, virgül kullandığımız yerde nokta kullanıyorlar). Biz bölükleri noktayla, ondalık sayıları virgülle ayırıyoruz (kafa karışıklığı olursa, nokta gördüğünüz yere virgül, virgül gördüğünüz yere nokta koyarak çözebilirsiniz).

      Genelde, vasıfsız / mavi yakalı işler saatlik (wage), vasıflı / beyaz yakalı işler senelik (salary) ücretleriyle anılıyor. “Bunun saatlik ücretini yazdın da; bunun neden senelik ücretini yazdın?” diye merak ederseniz, sebebi budur. Tüm ücretler brüttür. Vergiyi, sene sonunda, kendi beyan ettiğiniz toplam yıllık geliriniz üzerinden ödüyorsunuz. Oranlar eyalete göre değişiyor.

      Önce pek değişmeyen ya da yavaş değişen bilgilerle başlayayım: San Diego, yaklaşık 1,5 milyon nüfusla, California’nın 2., Amerika’nın 8. büyük şehri. Nüfusun %60’ı beyaz. %30’u, çoğunlukla Meksika asıllı Hispanik. Bir çoğu İngilizce bilmiyor. O yüzden her yerde, her şeyin hem İngilizce’si, hem İspanyolca’sı yazıyor. 2050’de, California genelinde, Hispanik nüfusun %45 ile çoğunluk olması bekleniyor. Ama 2050’den sonra da, yine her yerde, her şeyin hem İspanyolca’sı, hem İngilizce’si olacağından emin olabilirsiniz; lakin muhtemelen, İspanyolca’sı öne yazılır 🙂 Asyalılar da azımsanmayacak sayıda. Çeşitlilik çok olduğu için, ırkçılık problemine ben hiç rast gelmedim (Aralık 2019 – Ocak 2020 New York’unda ise, yerel televizyonda, neredeyse her gün, bir anti-Semitik saldırı haberi vardı – ki, seyyar yiyecek tezgahlarını işleten Arap nüfus, şehrin göbeğinde, bağırta bağırta kendi müziğini dinliyordu; kimse de onlara bir şey demiyordu). Nüfusun %45’i, en az lisans mezunu. İnsanı, genelde medeni. Irkçı gibi algılanmak pahasına, kendi kişisel gözlemlerime dayanarak, sinemada konuşan, çevrede gürültü yapan, bir şeyleri kırıp döken, trafikte diğer araçları tehlikeye atan hareketler yapan kişilerin, genelde eğitim seviyesi düşük siyah ya da Hispanikler’den olduğunu söylemeliyim. Beyazlar, Asyalılar ve az sayıdaki Ortadoğulular’dan böyle davranışlar hiç görmedim.

      San Diego, genelde güvenli bir şehir. Amerika’nın genelinde olduğu gibi, hiçbir evin kapısında, penceresinde demir parmaklıklar yok (New York’ta da yok ama, her binanın girişinde en az bir kahya / kapıcı / güvenlik görevlisi duruyor). Benim San Diego’da ilk ağızdan duyduğum tek adli vaka, Hispanik bir abinin, bıçak göstererek, gecenin bir vakti (ki, genelde oralar her saatte aydınlık ve kalabalık olur) yurttan 7-Eleven’a sigara almaya giden bir Türk kızının cüzdanını çalmasıydı. Tabii, gazetede, televizyonda daha fazlasını gördük. İnsanın olduğu her yerde, suç da oluyor ne yazık ki. Polisin, hayati tehlike içeren olaylara ortalama müdahale süresi, 2000’lerin başında, 10 dakikanın altındaydı. Şimdi, 16 dakikaya çıkmış diye şikayetler var. 2000’lerin başında, polis, boyuna uzun, enine geniş, ağırlık merkezi yere yakın Ford Crown Victoria sedan kullanıyordu. Aralık 2019’daki ziyaretimde, polisin, Ford’un Next Generation Police Interceptor konseptli (ağırlık merkezi yüksekte, direksiyon hakimiyeti zor) SUV’lerine geçtiğini gördüm. Sürenin uzamasını buna bağlıyorum. Tamam, San Diego’nun doğusundaki çöllerde kaçak Meksikalı kovalamak için işe yarayabilir ama, SUV’lerin ara sokaklarda modifiye Japon arabası kovalamaya uygun olduğunu düşünmüyorum (2000’lerin başında, New York’ta da polis, boyuna orta boy, enine geniş, ağırlık merkezi yere yakın Chevrolet Impala sedan kullanıyordu. Şimdi onlar da SUV’ye geçmiş. Ama onlar kimi kovalıyor; bilemiyorum. Gerçi New York’ta hala polis arabası çeşitliliği daha fazla). Ambulans ve itfaiye, polisten biraz daha yavaş gelir ama, onların da acil vakalara gelmesi 10-15 dakikayı geçmez. Zaten polislerin hepsi ilk yardım eğitimi almıştır. Ambulans / İtfaiye gelene kadar durumu idare ederler.

      San Diego’nun mottosu “America’s finest city”. Katılmak durumundayım. Benim gördüğüm en güzel şehir. İstanbullu olmama rağmen, benim gözümde Antalya ikinci, İstanbul üçüncü.

      San Diego, aynı zamanda, Amerika’nın iklimi de en güzel şehri. Florida’yla benzer iklime sahip olmasına rağmen, Florida’yı senede birkaç defa kasırga vurur. San Diego’da tayfun, kasırga, vs olmaz. Ortalama sıcaklık 25 derece Santigrat civarındadır. Kışın en fazla iki haftalığına 15 dereceye düşer; en kötü, yağmur yağar. Yağarsa, o iki haftada yağar. San Diego’da geçirdiğim toplam 3 sene, 2 ay, 15 gün boyunca, giydiğim en kalın giysi, kapüşonlu sweat-shirt olmuştur. Hadi ben irice bir adamım. Ufak tefek hanımefendiler, yanlarında bir de yağmurluk bulundursalar, sırtları yere gelmez. Aralık 2019’da gittiğimde, t-shirt’ten başka bir şey giymeye ihtiyaç duymadım. Fikir vermesi açısından, Aralık 2016’da Adana’ya gittiğimde de t-shirt’le dolaşmıştım. Adanalılar o sırada, anorak, bere ve eldivenle dolaşıyordu. Sebebini sorduğumda, “Hele gel, yazın 45 derecede buralarda dolaş. Bizim bünyemiz ona alışkın” cevabını verdiler. Hak verdim. San Diego’da da zaman zaman anorak, bereyle (eldiven hiç görmedim) dolaşan ablalar görebilirsiniz. Sebebini “Adana etkisi”ne bağlıyorum. Zira, yazın, sıcaklık 35 dereceye kadar çıkabilir. Ama o da en fazla iki hafta sürer. Doğudaki çöllerden, dağ geçitlerini kullanarak, batıdaki okyanusa doğru esen aşırı kuru Santa Ana rüzgarları sayesinde, hiç nem yoktur. 35 derece bile bunaltmaz. Ben sıcağa tahammül edemeyen bir insanım. Ben bile San Diego’da zorlanmadan yaşayabildim. Ocak 2020’de, New York’ta, şort ve t-shirt’le terlemeden uyuyabilmek için ısıtmayı kapatıp, pencere açmak zorunda kalmış ben yaşayabildiysem, bence herkes yaşayabilir.

      San Andreas Fayı yakında olduğu için, Downtown ve University Town Center dışında, yüksek ve betonarme yapılaşma yoktur. Birkaç otel ve hastane binası dışında, apartmanlar bile, ahşaptan ve yatay mimariye uygun olarak, en fazla iki katlı olacak şekilde inşa edilmiştir. Bu tip yapılaşma, olası depremlerde can kaybı sayısını düşük tutmaya yardımcı olsa da, özellikle küresel ısınmanın artıp yaygınlaşması sonucu, sıklığı ve şiddeti sürekli artan orman yangınlarında, ciddi bir risk oluşturmaktadır. Ben, San Diego’da bulunduğum toplam 3 sene, 2 ay, 15 gün süresince, yalnızca bir orman yangını gördüm. Şimdi ise, civarda, her sene en az bir defa yangın çıkıyor.

      San Diego, üniversiteler şehridir. 15’e yakın üniversite, 10’a yakın kolej, 5 civarı hukuk okulu bulunur. Yukarıda yazmıştım; tekrar edeyim: Nüfusun %45’i, en az lisans mezunudur. Ucuz devlet üniversitesi, pahalı özel üniversite, hayat kurtaracak iyi üniversite, askerlik erteletecek dandik üniversite; hepsinden yeterli miktarda mevcuttur. Google size en güncelini söyleyeceği için, üniversite listeleme işine hiç girmiyorum.

      San Diego, aynı zamanda donanma şehridir. Pasifik Filosu’nun Hawaii’den sonraki en büyük ikinci üssü San Diego’dur. Downtown’dan National City’ye kadar komple donanma üssüdür. Uçak gemileri, kruvazörler, destroyerler, fırkateynler, Littoral Combat Ship’ler, Amphibious Assault Ship’ler; Allah ne verdiyse yanaşır. Coronado Island, hem donanma üssünün devamıdır, hem de deniz havacılığı üssüdür (Naval Air Station). Point Loma, denizaltı ve denizaltı savunma harbi üssüdür. Camp Pendleton, batı kıyısının en büyük deniz piyadesi üssüdür. Miramar, deniz piyadelerinin hava üssüdür (Marine Air Station).

      Top Gun filmi, Miramar deniz piyadesi hava üssünde çekilmiştir. Traffic filmi, Downtown’da çekilmiştir. Açıkçası, aklıma, San Diego’da geçen, bunlar kadar gişe yapmış başkaca bir film gelmiyor.

      San Diego ekonomisi turizm ve teknolojiye dayanır. Teorik olarak, tarımın da güçlü olması beklenir ama, ben kendi namıma, öyle ekili – dikili alan hiç görmedim. Belki iyice doğuda vardır. Benim kendi gözlerimle gördüğüm en yakın ekili – dikili alan, gözün alabildiğince üzüm bağlarıyla dolu olan, 2-3 saat kuzeydeki Temecula Valley idi. Turizmde, tema parkları önemli bir cazibe merkezi teşkil eder. San Diego Zoo, San Diego Zoo Safari Park (benim zamanımdaki adıyla, San Diego Wild Animal Park), Sea World, Birch Aquarium (bu, Sea World gibi popüler değil de, daha çok bilimsel), Legoland, San Diego’dadır. Los Angeles çevresindeki Disneyland’e, Universal Studios’a, Six Flags Magic Mountain’a, Knott’s Berry Farm’a yeterince yakındır. Bir araba kiralayıp, 2-3 saatte gidebilirsiniz. Hiçbiri Los Angeles’taki Venice Beach kadar ünlü olmasa da, San Diego da bir plajlar şehridir. Tamamı ücretsiz (bizdeki gibi değil), Imperial Beach, Coronado Beach, Ocean Beach, Mission Beach, Pacific Beach, La Jolla Beach doğa harikalarıdır (Plajlar kuzeye doğru devam eder ama, isimlerini yukarıdakiler kadar sık duymazsınız). Little Italy, San Diego’nun İtalyan mahallesidir. İtalyan restoranları, pastaneleri, vs bulunur. Downtown’da, özellikle de Gaslamp Quarter’da, restoranlar ve gece kulüpleri; Old Town’da, filmlerde gördüğümüz gibi bir kovboy kasabası; Carlsbad’de, outlet’ler bulunur. Teknoloji namına, biyoteknoloji, bilişim altyapı teknolojileri (özellikle, yarı-iletkenler ve fiber-optik sistemler), mobil iletişim altyapı teknolojileri (özellikle, bizdeki GSM şebekesinin Amerika’daki muadili CDMA), tüketici elektroniği, enerji sistemleri, havacılık ve savunma alanları gelişmiştir. Illumina, Novartis, Cymer, Peregrine Systems, Qualcomm, Nokia, Sony, Hitachi, Sharp, Kyocera, ESET, Teradata, bir Caterpillar şirketi olan Solar Turbines, Lockheed Martin, General Atomics, San Diego’da bulunmaktadır. Finansal teknolojilerle ilgilenen forumdaşlar, Intuit; eli mekanik işlere yatkın forumdaşlar, WD-40 markalarını da tanırlar.

      University of California San Diego Connect ve San Diego State University Lavin Entrepreneurship Center çevresinde, bir girişimcilik ekosistemi mevcuttur; ancak, Palo Alto, San Jose ve San Francisco’daki kadar civcivli değildir. 2000’lerin başında, Sorrento Valley’i, Silicon Valley’in güneydeki devamı olarak konumlandırmaya çalışmış olsalar da, başarılı olamadılar. Yine de, teknoloji şirketleri, Carlsbad, Sorrento Valley / University Town Center ve Downtown civarında kümelendi. La Jolla civarında da yoğun biyoteknoloji aktivitesi var. Palo Alto, San Jose, San Francisco, Austin, Boston, New York dururken, girişimci olmak için San Diego’ya gidilmez; ama San Diego’ya gidilmişken de girişimci olunabilir. Üniversite de var. Çeşitli finansman destekleri de var. Melek yatırımcı da var. Fırsat bolluğu yok, ama yeterince fırsat var.

      Bolluk demişken, San Diego’da, ürün anlamında, aradığınız hemen her şeyi bulabileceğinizi, ama New York’ta durumun pek öyle olmadığını belirtmeliyim. Ben San Diego’da kesintisiz yaşadığım 3 sene, 2 ay, 10 gün boyunca, (taharet musluğu dışında) hiçbir şeyin yokluğunu yaşamadım. Ama Aralık 2019’da New York’a indiğimde, yanımda getiremediğim malzemeyi tedarik etmek için, 1. Cadde ile 65. Sokak’ın kesiştiği köşede bulunan Gristedes isimli süpermarkete gittim. Böyle, bizdeki MMM Migros büyüklüğünde bir yer. Gristedes, New York halkının ihtiyaçları arasında olduklarını düşünmemiş olacak ki, ürün karmasına deodorant ve Red Bull ekleme gereği duymamış. Bir deodorant bulabilmek için, Upper East Side’dan West Harlem’a kadar gitmek zorunda kaldım. Red Bull’u hiç bulamadım. Kabul, belki benim beceriksizliğimdir. 5 gün sonra, 5 günlük ziyaret için indiğim San Diego’da ise, Ralphs’e giriyorum, oradan çıkıp Vons’a giriyorum, oradan çıkıp Target’a giriyorum; raflar, hatta koca bir reyon dolusu, (Türkiye’den aşina olduğumuz adidas, Gilette, Nivea, Dove gibi birçoğu dahil) marka marka, model model deodorant... Bırakın süpermarketi, San Diego’da spor mağazasına giriyorum; kasanın yanında Red Bull dolabı! Özetle, New York’u o kadar da gözünüzde büyütmeyin!

      San Diego konusuna devam etmeden önce, New York’tan iki “yokluk” hikayesi daha paylaşayım...

      Yukarıda yazmıştım. Ben irice bir adamım. Her şeyin 3XL’ını giyiyorum. Ayakkabının, Amerikan ölçüsüyle, 14 numarasını giyiyorum. Türkiye’de benim bedenimde giyim eşyası bulmak, 90’larda çok zordu. Spor ayakkabı ve diğer spor malzemelerini, yalnızca, Kadıköy’de, profesyonel spor kulüplerinin de spor malzemelerini tedarik eden Rekor Spor’da bulabiliyordum. Ayağıma göre bot bulabilmek için ise, Cevizlibağ’daki Yeşil Kundura’ya kadar gitmek zorunda kalıyordum. Orada da, ayağıma göre, yalnızca Caterpillar’ın tek bir modelini bulabiliyordum. Takımı, gömleği, zaten ezelden beri mecburen ölçüye özel diktiririm. 2000’lerin ortalarında, Avrupa Birliği ile aramızda esen sanal bahar rüzgarlarıyla, ekonomi bir düzelir gibi oldu. Markalar Türkiye pazarına kendileri girdi. Piyasada mal bolluğu oluştu. Mal yokluğundan para kazanan Rekor Spor battı. Her marka ve modelin değil ama, yeterince marka ve modelin 3XL’ını, 14 numarasını bulmak mümkün hale geldi. adidas’ta, Nike’de, üzerimize göre ürün bulabildik de, giyinebildik. 2010’larla beraber, her şey eski haline dönüp, ekonomi yine krize girince, mal bolluğu ortadan kalktı. Allah bozmasın, Under Armour hariç, yine hiçbir yerde aradığımızı bulamaz olduk. 90’lara benzer bir yokluk içinde, New York’a indiğimde, üzerimde, aradığım bedeni bulamadığım için almak zorunda kaldığım, önü kapanmayan, 2XL adidas bir anorak vardı. New York kışı, İstanbul kışından daha sert. İstanbul’da (İngiltere’de yüksek lisans yapan kuzene ve doktora yapan arkadaşına getirttiğim) t-shirt üzeri anorak giyiyorum. Bütün kış, önümü kapamak zorunda kalmadan geçiyor. New York’ta ise, ön kapanmadan olmuyormuş. Kısa sürede anladım 🙂 Bütün Manhattan’ı karış karış gezdim. adidas’a, Nike’ye, Oakley’e, T.J. Maxx’e, gördüğüm her giyim mağazasına girdim; 3XL anorağı zar zor ve yalnızca The North Face’te bulabildim. Orada da yalnızca bir tane vardı. Benden sonra gelip, “DÜNYANIN BAŞKENTİ!!!” New York’ta istediği bedeni bulabileceğini zanneden hazırlıksız turist, muhtemelen donmuştur. Ruhuna Fatiha... 3XL anorağı bulmadan önce, bari t-shirt’le 2XL anorağın arasına bir kat daha giyeyim diye, 3XL kapüşonlu sweat-shirt aradım. Yok! Bari birkaç kat t-shirt giyeyim diye, 3XL t-shirt aradım. Yok! Türkiye’de artık hiç bot bulamıyorum. Ayağımda koşu ayakkabısıyla (onun için de, Under Armour sağ olsun) gitmiştim. Yağmurda o da olmadı. 14 numara bot aradım. Yok! Yok! Yok! T-shirt işini, San Diego dönüşü, Amazon’dan sipariş vererek çözdüm. Bot için de, en son REI’a gittim. İnternet mağazalarında satışta olduğunu gördüğüm, Salomon’ın bir modelinin 14 numarasını istedim. Kızcağız bir pusula yazdı. Kasaya gidip, siparişimi vermemi, 1 hafta sonra gelip almamı söyledi. Kasa yolunda internetten kontrol ettim. Pusulada yazan model, benim istediğim model değil. Elinde ne varsa, bana onu itelemeye çalışmış. Böyle şeyler Türkiye’de sürekli başıma gelir ama, Amerika’da ilk defa şahit oldum. Sinirlendim. Sipariş vermeden çıktım. 5 gün sonra San Diego’ya indim. Okulumun hediyelik eşya mağazasına gittim. Yetişkinler için 3XS, 2XS, XS, S, M, L, XL, 2XL, 3XL, beni New York’ta misafir eden arkadaşın 1,5 yaşındaki kızına göre türlü bebek bedenleri, 3,5 yaşındaki oğluna göre türlü çocuk bedenleri, arkadaşın abisinin 10 ve 13 yaşındaki oğullarına göre türlü garson bedenler, t-shirt, kapüşonlu, kapüşonsuz sweat-shirt; ne ararsan var! Ne lazımsa aldım! Under Armour’a gittim. İki 3XL kapüşonlu sweat-shirt de oradan aldım. TL ile oldukları için, kredi kartlarının limitleri doldu. Bot alamadım. San Diego dönüşü New York’u, yağışlı günlerde dışarı çıkmayarak idare ettim. Özetle, New York’u o kadar da gözünüzde büyütmeyin!

      New York’ta beni misafir eden Türk (artık Amerikan vatandaşı) arkadaş, yılbaşında birkaç günü, Amerikalı eşinin Queens’deki ailesiyle geçireceklerini, Upper East Side’daki 1+1’lerinde tek başıma canımın sıkılmaması için, beni 3 günlüğüne, Downtown’daki bir otele yerleştireceklerini söyledi. “Tamam” dedim. Beni 16.30’da otele bıraktı. 18.15’te, karnımı doyurmak için otelden çıktım. Dunkin’ Donuts, Subway dahil, önünden geçtiğim her restoran kapalıydı. Tesadüfen, iki blok aşağıdaki, tadilat halindeki bir binanın altındaki Hint restoranını bulamamış olsam, 1 Ocak 2020’de, “ASLA UYUMAYAN ŞEHİR!!!”in göbeğinde, resmen aç kalacaktım ( Otelin aşırı pahalı oda servisiyle, Hint kökenli başka bir abinin işlettiği tobacco shop’tan alacağım birkaç cips ve krakeri birer seçenek olarak yazmadıysam, kusuruma bakmayın lütfen 🙂 )! Hint abi de, 21.30’da kapatacakmış. Onu da ucundan yakalamışım. Son iki not: 1. Hayatımda yediğim en kötü Hint yemeği değil; hayatımda yediğim açık ara en kötü yemekti. 2. San Diego’da, günlerden ne olursa olsun, mutlaka açık bir yer bulur; karnınızı mutlaka doyurursunuz. Özetle, New York’u o kadar da gözünüzde büyütmeyin!

      New York’un, bir konuda hakkını teslim etmek durumundayım: Türk yemeklerine ulaşılabilirlik ve o yemeklerin çeşitliliği konusunda, Amerika’nın benim gördüğüm hiçbir yeri, New York’un eline su dökemez. Upper East Side’da Türk restoranı gördüm. Upper West Side’da Türk restoranı gördüm. Lenox Hill’de, Lincoln Square’de, Midtown East’te, Midtown Manhattan’da, Hell’s Kitchen’da, Murray Hill’de, Chelsea’de, Gramercy Park’ta, Greenwich Village’da, East Village’da, SOHO’da, Downtown Manhattan’da Türk restoranı gördüm. ABA, Agora, Akdeniz, A la Turka, Ali Baba, Anka, Antalia, Barbounia, Bodrum, Enfes, Farah, Galata, Istanbul, Leyla, Lezzet, Memo, Meyhane, Pasha, Pera, Pierre Loti, Seven Hills, Sip Sak, Sophra, Sumela, Zeytin isimlerini hatırlıyorum. Hangisi, neredeydi, hatırlamıyorum. Hiçbirinde yemedim. Bir, Broadway’de, o zaman tadilat halinde olup, yakın zamanda açılmaya hazırlanan bir SaltBae hatırlıyorum. Virüsten sonra belki açılmıştır; belki ertelenmiştir. Bir de, Türk arkadaşın Amerikalı eşi, beni bir akşam Dyker Heights’taki ailelerin, evlerini Noel için nasıl süslediğini görmeye götürdü (meşhurmuş). Onun dönüşünde, Brooklyn’deki Taci’s Beyti’de yemek yedik. “Taci Abi”, lahmacun gibi lahmacun, İskender gibi İskender, karışık ızgara gibi karışık ızgara yapmıştı. Onu hatırlıyorum. San Diego’daki Türkler, Türk yemekleri konusunda o kadar şanslı değil. 2000’lerin başında, Pacific Beach’te, (o zaman 20, şu an 35 sene önce, çekilişten green card kazanarak New York’a gelmiş; sonra oralarda birilerinin ayaklarına bastığı için San Diego’ya kadar kaçmak zorunda kalmış) Engin Abi’nin Central Park isimli pizza dükkanı vardı. Pizza fırınında, vasatın altında pideler ve ekşi yoğurtla berbat bir hazır mantı yapar, özlemimizi giderirdi. Escondido’da, Türk bir ailenin işlettiği Bird House isimli restoran vardı. Vasatın altında ev yemekleri (zeytinyağlılar, kuru fasulye, pilav, vs) yapar, özlemimizi giderirdi. Bunlar dışında, Downtown’da, onların Yunan yemeği olduğunu iddia ettikleri yemekler yapan, İsrailli bir piyanist – şantör abinin Arapça, İbranice, Türkçe, Yunanca şarkılar söylediği, Arap bir dansöz ablanın oynadığı bir Yunan tavernası; Los Angeles’ın güneyinde, Ermeni bir abinin işlettiği, vasatın üstünde kebaplar yapan bir Ortadoğu restoranı vardı. Aralık 2019’da gittiğimde, San Diego’da Amerikalı bir arkadaşın yanında kalıp, şoförlüğümü de kendisine yaptırdığım için, yukarıda bahsettiğim Türk restoranlarının hiçbirine gidip, yerlerinde duruyorlar mı diye bakamadım. Ama başka bir Amerikalı arkadaşla Downtown’da buluşmaya gittiğimde, 4. Cadde’de, Sultan Baklava isminde yeni bir Türk restoranı açıldığını gördüm. Hemen içeri daldım. Abi Diyarbakırlı’ymış. “15 sene önce yoktun” dedim. “5 senedir buradayım” dedi. “İşler nasıl?” dedim. “Her gün daha iyiye gidiyor” dedi. “Oh, oh; Allah arttırsın” dedim. Amerikalı arkadaşı oraya davet ettim. Kendisi açmış; kebap yedi. Amerikalı olduğu için, ucundan tadamadım. Ben toktum; baklava yiyip, çay içtim. Baklava gibi baklava, çay gibi çaydı. Edindiğim izlenime göre, kebabın da kebap gibi olduğunu tahmin eder, San Diego’ya gidecek arkadaşlara gönül rahatlığıyla tavsiye ederim.

      San Diego ve ekonomisine geri dönersek, bağcılık, şarapçılık tecrübesi olanlar, tarımda; pazarlama, turizm – otelcilik eğitimi ve tecrübesi ile, ileri derecede hizmet sektörü tecrübesi olanlar, turizmde; iyi bir mühendislik eğitimi ile, yeterince mühendislik tecrübesi olanlar, teknolojide kalifiye iş bulabilirler. Özellikle pandemi münasebetiyle, sağlık çalışanlarının da, geçtiğimiz yıllara oranla, daha kolay iş bulabileceklerini düşünüyorum. San Diego genelinde, çok sayıda hastane, University of California San Diego özelinde, çok iyi bir üniversite hastanesi, onun ekosisteminde birçok araştırma enstitüsü ve Point Loma’da bir donanma sağlık merkezi mevcut. Asker olmayı göze alanlar için, yukarıda, San Diego’nun donanma şehri olduğunu özellikle belirtmiştim. Bunlar dışında, maç ve konserlerde güvenlik görevliliği, Downtown’da pedicab, Uber ve Lyft’te ulaşım, Amazon Flex’te dağıtım elemanlığı gibi, part-time ek iş imkanları da mevcut.

      İşe, eğlenceye gidip gelmek; genel anlamda “yaşamak” için, araba gerekli. 2000’lerin başında, toplu taşıma Metropolitan Transit System’ın otobüsleriyle sağlanıyordu. Ana hatlarda, saat başı gidip gelen otobüsler mevcut olsa da, istediğiniz zaman, istediğiniz yere gitmek için yeterli değildi. 2010’ların başında, yine Metropolitan Transit System tarafından bir tramvay ağı kuruldu. Kapsama alanı daha geniş, hareket saatleri daha sık olsa da, “yaşamak” için hala yeterli değil. New York’taki gibi bir “ağ” beklemeyin. Ben 2000’lerde kendime $3,000’a 10 yaşında bir Japon arabası alarak tüm ihtiyaçlarımı karşılayabilmiştim. Kendine $800’a 15 yaşında bir Japon arabası alan arkadaşım, arabasıyla sorunlar yaşamış, çokça tamir parası ödemişti. $10,000’a ikinci el Pontiac Trans-Am alan arkadaş da çok çekti. $17,500’a sıfır Toyota alan arkadaş çok rahat etti. Ama 20 yaşındaki adam, o kadar da parası varken, neden gidip kendine station wagon Toyota Corolla alır; hiçbirimiz anlayamadık 😃 Özetle, her ihtiyaca, her bütçeye göre araba var. Yetersiz toplu taşımada kendine eziyet etmeye gerek yok.

      Ben San Diego’da yaşarken, asgari ücret, saatte $6.75 idi. Part-time güvenlik görevlisi olarak, saatte $7.00 kazanıyordum. Yüksek lisans yapmakta olduğum üniversitede, part-time lisansüstü asistanı olarak saatte $10.10, part-time araştırma asistanı olarak saatte $13.70 kazanıyordum. Costco’da full-time POP pazarlama elemanı olarak saatte $75.00, Qualcomm’da full-time stajyer olarak saatte $80.00 kazanmışlığım da var. Vons isimli süpermarket zincirinde part-time kasiyerler, saatte $15.00 kazanıyordu (ve az buldukları için grev yapıyordu). İstanbul’da gittiğim özel liseden tanıdığım 3 yaş büyük “abi”m, yine San Diego’da, vasıfsız (yani öyle elektrikçi, tesisatçı falan değil) full-time inşaat işçisi olarak, saatte $33.00 kazanıyordu. Amerikalı kız arkadaşımın full-time oto tamircisi babası, saatte $40.00 kazanıyordu. Amerika’da full-time çalışma haftası 40 saat. Yaklaşık aylık maaşınızı, verdiğim saatlik ücret x 40 saat x 4 hafta formülüyle hesaplayabilirsiniz. İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliği lisans + San Diego State University İşletme Yönetimi yüksek lisans mezunu arkadaşım, 2003 yılında, bir Caterpillar şirketi olan Solar Turbines’de, senede $60,000.00 ile işe başladı. O sırada, San Diego State University MBA mezunlarının ortalama işe giriş maaşı, senede $56,000.00 idi. Aynı dönemde, Harvard, Yale, MIT, Stanford MBA mezunlarının ortalama işe giriş maaşı, senede $250,000.00 idi. İşteki birinci senesinin sonunda, kendisine bir Audi TT; ikinci senesinin sonunda, peşinatı Türkiye’de pilot olan babasından gelmek üzere, kendisine fena olmayan bir mahallede, iki katlı, kapalı garajlı, müstakil bir ev aldı. Ekstra bir not olarak, yukarıda bahsettiğim Amerikalı kız arkadaşımın profesyonel beyzbol oyuncusu olan kardeşinin, senede $5,050,000.00 kazandığını da kayıtlara geçirmek isterim 🙂

      San Diego’da asgari ücret, şu an $12.00. Yukarıda bahsettiğim meslek gruplarının bugünkü yaklaşık maaşlarını, basit bir oran – orantı hesabıyla bulabilirsiniz.

      New York’ta asgari ücret, şu an $15.00. Deloitte isimli global şirkette kıdemli müdür olarak çalışan arkadaşım senede $500,000.00, Goldman Sachs’te kıdemli müdür olarak çalışan eşi senede $500,000.00, dış ticaret merkezi New York’ta bulunan bir Türk şirketinde genel müdür olarak çalışan abisi senede $500,000.00 kazanıyor. Bu arkadaşların evlerinde ev işleri ve çocuk bakıcılığı yapan vasıfsız Türk abla, saatte $22.50 kazanıyor.

      Giderlere gelirsek...

      Ocak 2001 – Nisan 2004 arası, San Diego'nun okyanusa ve şehir merkezine uzak, SDCCU Stadium (benim zamanımdaki adıyla, Qualcomm Stadium), Mission Valley Mall, San Diego State University ve Grossmont College'a yakın kesiminde, 300 metrekare toplam alan üzerine oturtulmuş 150 metrekarelik, tek katlı, kapalı garajlı, 3+1, müstakil bir ev $150,000 - $200,000 aralığında satın alınabiliyordu. Aralık 2019’da yanında kaldığım Amerikalı arkadaşım, içinde oturduğu, okyanusa ve şehir merkezine yakın, genişçe 1+1 condo’sunu (kabaca, kiralanan apartman dairesine “apartment”, satılan apartman dairesine “condo” diyorlar) $190,000’a aldığını söyledi. Bugün, New York şehir merkezinde, Roosevelt’in doğduğu eve (bkz. Google) benzeyen, bitişik nizam, 2-3 katlı müstakil evler, 30-40 milyona gidiyor. Jennifer Lopez, Hudson Yards’daki condo’sunu 17 milyona almış (Big Bus’taki turist rehberi abimiz sağ olsun).

      Ocak 2001 – Nisan 2004 arası, San Diego'nun okyanusa ve şehir merkezine uzak, SDCCU Stadium (benim zamanımdaki adıyla, Qualcomm Stadium), Mission Valley Mall, San Diego State University ve Grossmont College'a yakın kesiminde bir 1+1'in, su faturası dahil aylık kirası $800 idi. Bir aylık kirayı depozito olarak alıyorlardı. Benim orada yaşadığım süre boyunca, hiç zam gelmedi. Aralık 2019'da gittiğimde, aynı dairenin aylık kirası, yine su faturası dahil $1,450 Dolar olmuştu. Şu an, aynı dairenin, New York şehir merkezindeki aylık kirası $3,900. Forumdaşlardan birinin, başka bir başlık altında söylediğine göre, aynı daire, Huntsville, AL’da, $500’a bulunabiliyormuş.

      2001 – 2003 arası, benim gittiğim devlet üniversitesinin yıllık ücreti $9,600 idi. San Diego’nun en iyi özel üniversitesinin yıllık ücreti $20,000 - $25,000 civarındaydı. Şu an devlet üniversitesinin yıllık ücreti $19,600. Özel üniversite ise, yıllık $57,200’dan gidiyor (Karşılaştırılabilen büyüklükler olsun diye, MBA ücretlerini yazdım. Ücretler, öğretim seviyesi ve bölüme göre büyük farklılıklar gösteriyor). New York’ta ise, Columbia, NYU ve Pace’in MBA ücretleri, bugün itibariyle yılda $80,000.

      2001 – 2004 arası San Diego’da $4-5’a yediğim burrito, bugün $7-8. New York’ta burrito yemedim ama, $10’dan aşağı bulabileceğinizi sanmam. 2001 – 2004 arası San Diego’da $7-8’a olduğum saç tıraşı, bugün $12. Aynı saç tıraşı, bugün New York’ta $30.

      Aklıma gelenleri, gücüm yettiği, dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım. Sürçülisan etmiş isem, affola. İhmal ettiğimi düşündüğünüz, merak ettiğiniz, cevap bulamadığınız başka San Diego sorusu olursa, yazın lütfen. Bildiğim bir konu ise, mutlaka cevap vermeye çalışırım.

      Allah’ın herkese gönlüne göre vermesi dileğiyle, saygılar...

      (Sondan 3. paragrafıma istinaden) Beş sene sonra, San Diego'ya bir güncelleme daha gelmiş 🙄

      10.jpg

      Gerçi beterin beteri var ama, Allah'tan bunun makul bir açıklaması var...

      11.jpg

      California içinde yayımlandı
      kingocali
      kingocali
    • RE: Los Angeles (California)

      Naçizane, sınırlı zamanda mutlaka görülmesi gerekenler: Hollywood Walk of Fame, Hollywood Sign, Griffith Observatory, Beverly Gardens Park, Santa Monica Pier, Venice Beach Boardwalk, Muscle Beach.

      Müze seviyorsanız: La Brea Tar Pits & Museum, Los Angeles County Museum of Art, Academy Museum of Motion Pictures, Petersen Automotive Museum.

      Turistik atraksiyon seviyorsanız (ya da sadece Amerikan kapitalizminin her şeyi paraya çevirebilme gücüne hayran kalmak istiyorsanız): Disneyland, Universal Studios Hollywood, Paramount Pictures Studios, Six Flags Magic Mountain, Knott’s Berry Farm.

      Saygılar…

      California içinde yayımlandı
      kingocali
      kingocali
    • RE: Los Angeles (California)

      Fiyatı biraz tuzludur ama, Hollywood Bulvarı’nda Hollywood Roosevelt var. Big Bus’ın ilk durağına da yürüme mesafesinde. Los Angeles’ı Big Bus’la gezer (Hollywood, West Hollywood, Beverly Hills, Santa Monica, La Brea, Melrose; görülmesi gereken her yerine de götürüyor), otele verdiğiniz parayı, taksi, Uber, Lyft, araba kirası masraflarından kurtararak telafi edersiniz. Los Angeles’ta, Beverly Hills dışında her yer sıkıntılı. Evsizler, müptelalar; sokaklar gerçekten nahoş. Ama Hollywood en azından turistik. Kimse kimseye yan gözle bakamıyor. En fazla, para isteyip, vermeyince arkandan küfür edebiliyorlar. Bir de “en ana” cadde olduğu için, sürekli polis devriyesi geçiyor. Bütçe varsa, kulaklarınızı da duyabileceklerinize tıkarsanız, Hollywood üzmez. Beverly Hills dışında, o korkunç sokak manzaralarını, Los Angeles’ın istisnasız her yerinde göreceksiniz zaten. Maalesef onun kaçarı yok. İyi yolculuklar ve iyi tatiller.

      California içinde yayımlandı
      kingocali
      kingocali
    • RE: San Diego

      @motosikletci, içinde söyledi: San Diego

      20 sayfalık diğer bir başlık vardı, Amerika'da nerede yaşamalıyım gibi bir şeydi adı. Onu 2 kere okudum. Mesajımı yanlış yere yazdıysam affola, ancak buradaki doyurucu bilgiden dolayı istemsizce içimi ve sorularımı buraya dökmek istedim.

      Doyurucu ve ayrıntılı olarak kaleme aldığı kıymetli yorumlarından dolayı syn. @kingocali ' ye ve geri kalan değerli forumdaşlara teşekkür ediyorum.

      @kingocali şu an Amerika'da mı yaşıyorsunuz?

      Rica ederim. Maalesef. Green card da "kazandım"; hala İstanbul'dan kurtulamadım.

      California içinde yayımlandı
      kingocali
      kingocali
    • RE: Amerika'daki ilginc deneyim ve gozlemleriniz

      @ibrahimasar, içinde söyledi: Amerika'daki ilginc deneyim ve gozlemleriniz

      Ucu ucuna şanslı ve ucu ucuna şanssız çok anımız var böyle ama Tamamı Amerikan toprakları dışında geçiyor. Bazlıları sebebiyle mitçi olmakla suçlanmışlıklarım var. Amerikada da değişik anılar biriktirebilmek dileğiyle. Bi mantı yiyemedik be @kingocali Kasım sonu yine bi İstanbul yapmayı planlıyorum. Yerim dersen yap planını.

      İnşallah! Allah gönlüne göre versin abicim.

      15 kere çekilişe başvurduk. 14'ünde çıkmadı. Gidemedik. 13.de çıktı. Önce virüs, sonra Trump, sonra Biden taş koydu. Gidemedik. Dava açtık. Kazandık. Hakim 2.250 kişi için 481 vize rezerve etti. Gidemedik. Bu saatten sonra Amerika'da anı biriktirebileceğimi zannetmiyorum kendi adıma. Bu aralar bırak evi, yataktan çıkma gereği bile duymuyorum valla. Foruma bile bugün tesadüfen baktım. Sen benim yerime de ye; sana afiyet şeker olsun abicim. Bu vesile ile, mantı üstadımızın da ellerinden öperim.

      Amerika Birleşik Devletleri'nde Yaşam içinde yayımlandı
      kingocali
      kingocali
    • RE: AOS (Adjustment of Status) ile Green Card almak

      @cenkbey, içinde söyledi: AOS (Adjustment of Status) ile Green Card almak

      Herkese merhaba, DV2022 kazananıyım ve CN23XXX. 2020 ve 2021 Kcc ve konsolosluk mülakatlarını göz önüne aldığımda süreci Aos ile yürütmek daha mantıklı gözüküyor. Halihazırda geçerli B1/B2 vizesine sahibim ve yıl sonuna kadar süreç bu zamana kadar ki gibi ilerlerse, yılbaşından sonra Amerika'ya gidip 3 aydır Amerika'da bulunma süremi tamamladıktan sonra Uscis üzerinden devam ettirmeyi planlıyorum. CN'imin önceki yılların istatistiklerine göre; nisan-mayıs gibi cut off olacağını öngörüyorum. DS260 formumu 16 mayıs tarihinde gönderdim, mülakat yerimi Ankara olarak seçtim ve 10-15 gün içinde evrak talebi ve sonrasında 3-6 hafta içerisinde onayı bekliyorum.
      Sorularım şunlar:

      1- Nisan-Mayıs ayı gibi Uscis'e evraklarımı verip bir ay kadar sonrasına parmak izi randevusu alırsam, 30 eylül tarihine kadar mülakatımı gerçekleştirebilir miyim?
      2- Aos sürecinin farklı eyaletlerde farklı sürelerde süreceği düşünüldüğünde hangi eyalette süreci yürütmem mülakat sürecimi kısaltır?
      3- KCC'ye mülakat yerimi Ankara olarak belirttiğim için bu Aos yapmaya kalktığımda Uscis'te bir sorun teşkil eder mi?
      4- Uscis'te ki sürecin mali yıl içersinde yetişmeyeceğine kanaat getirirsem tekrar dönüp CP üzerinden Ankara'da mülakatımı yapabilir miyim?
      5- Aos yapmam durumunda eşimin B1/B2 vizesi olmadığından bu süreci tek başıma yürütmem gerekiyor; onun green card'ını alabilmesi ya da en kısa zamanda yanıma gelebilmesi için nasıl bir yol izlemem gerekir?
      6- Göçmenlik avukatları bu gibi bir işlemden ortalama ne kadar talep ederler ve önerebileceğiniz bir avukat var mı?

      Cevaplar için şimdiden herkese çok teşekkür ederim, sağlıkla kalın...

      @crazycells Üstat sorularınızı layıkıyla cevaplamış. Ben, müsaade ederseniz, kendi tecrübelerimle katkıda bulunmak isterim.

      Goh v. Blinken davasının kıdemli avukatı Charles Kuck, 1 Ekim'de yaptığı YouTube yayınında "If you are a DV-2022 selectee, and you haven't sent your documents to the KCC, you are a fool" dedi. DV-2021 tecrübesinden sonra, katılmamak elde değil. Evrak talebini beklemeseniz mi diye içimden geçirmiyor değilim. Hatta, aynı mail'in bir kopyasını konsolosluğa göndermeyi bile ciddi ciddi düşünürdüm yerinizde olsam.

      Bekar olduğum için, eşiniz konusunda yapılacak işlemler için bir fikir veremem ama, New York'taki bir Türk avukat, Adjustment of Status hakkındaki sorularımı cevaplamak için 200 Dolar'ımı aldı. AoS işlemleri için 2.500 Dolar istedi. Memphis'teki bir Amerikalı avukat, sorularımı cevaplamak için 300 Dolar'ımı aldı. AoS yapmamamı tavsiye etti. Haddim olmayarak, benim tavsiyem, bir süre Ankara'nın bu Fiscal Year'daki performansını gözlemledikten sonra, trendin Fiscal Year 2021'e benzemesi halinde, kesinlikle AoS yapmanız yönünde. Yılbaşına kadar gözlemleme kararınız da gayet makul bence.

      Sürecinizde bol şanslar... Allah sonunuzu bizimkine benzetmesin 🤲🏻

      Tüm Göçmen Kategorileri İlgilendiren İşlemler içinde yayımlandı
      kingocali
      kingocali
    • RE: DV2021 Goodluck V Biden Davası (Mayıs 2021)

      @gucarslan, içinde söyledi: DV2021 Goodluck V Biden Davası (Mayıs 2021)

      KARAR AÇIKLANDI!

      merakla beklediğimiz rezerv kararı nihayet aciklandi.
      bu karara göre J Mehta;

      • 6914 vize GoodluckvBiden
      • 481 vize GohvBlinken davacilarina

      vize dağıttılmasina karar verdi.
      GoH davacılarınin 2022 mali yil sonuna kadar vize almalarina emrederken, GoodluckvBiden davacıları içinse net bir tarih vermedi.

      açıkça söylemek gerekirse bu oldukça ama oldukça kötü bir rezerv kararı. yine de bütün davacılar için hayırlı olması dileğiyle..

      Hem davacı olan, hem de numarası yeterince küçük olan arkadaşlara hayırlı olsun.

      Bildiğim kadarıyla, Goh avukatları temyize gitmeyecekler (Son yayında, "Bizim işimiz 30 Eylül'de bitiyor" dediler). Biz artık DV-2023'e bakacağız. Ama Nicolette Glazer, kendi davalarını temyiz edecek. Darısı, yüzlerce Dolar'larını alan avukatları, vize alamayan müvekkilleri için temyize gidecek kadar haysiyet ve sorumluluk sahibi olan arkadaşların başına...

      Greencard Lotosu (Diversity Visa) Süreci içinde yayımlandı
      kingocali
      kingocali
    • RE: DV2021 Goh v. Blinken Davası (Mart 2021)

      @gucarslan, içinde söyledi: DV2021 Goh v. Blinken Davası (Mart 2021)

      KARAR AÇIKLANDI!

      merakla beklediğimiz rezerv kararı nihayet aciklandi.
      bu karara göre J Mehta;

      • 6914 vize GoodluckvBiden
      • 481 vize GohvBlinken davacilarina

      vize dağıttılmasina karar verdi.
      GoH davacılarınin 2022 mali yil sonuna kadar vize almalarina emrederken, GoodluckvBiden davacıları içinse net bir tarih vermedi.

      açıkça söylemek gerekirse bu oldukça ama oldukça kötü bir rezerv kararı. yine de bütün davacılar için hayırlı olması dileğiyle..

      Hem davacı olan, hem de numarası yeterince küçük olan arkadaşlara hayırlı olsun.

      Bildiğim kadarıyla, Goh avukatları temyize gitmeyecekler (Son yayında, "Bizim işimiz 30 Eylül'de bitiyor" dediler). Biz artık DV-2023'e bakacağız. Ama Nicolette Glazer, kendi davalarını temyiz edecek. Darısı, yüzlerce Dolar'larını alan avukatları, vize alamayan müvekkilleri için temyize gidecek kadar haysiyet ve sorumluluk sahibi olan arkadaşların başına...

      Greencard Lotosu (Diversity Visa) Süreci içinde yayımlandı
      kingocali
      kingocali
    • RE: DV2021 Goodluck V Biden Davası (Mayıs 2021)

      @Onur37 @GKC "Dava sonuçlanmadan önce" diye, bu davanın sonuçlarından yararlanacak şekilde seçme ve transfer etme penceresinin çoktan kapandığını belirtmek için özellikle vurguladım. Hakim bir de 966 vize rezerve etmiş. O konsolosluklarda kimlerin mağdur edildiği, o vizeleri kimlerin alacağına kadar her şeyin belli olduğu sonucunu çıkarıyorum.

      Kağıt üzerinde, ilgili ülkenin vatandaşı ya da ilgili ülkede ikamet sahibi değilseniz, o ülkenin konsolosluğuna transfer talebiniz kesinlikle işleme konmuyor. Gerçek hayatta, ilgili ülkenin vatandaşı ya da ilgili ülkede ikamet sahibi olmadığı halde, cebinde yalnızca o ülkeden aldığı turist vizesiyle transfer talebi kabul edilenler olmadı mı? Oldu (Türkiye'de yatırımcı vizesine başvurunca, pazarlığın 1 milyon Dolar'dan açılıp; ABD'de başvurunca, işin 50.000 Dolar'a tatlıya bağlanması gibi). Avukat ricası / minneti / baskısıyla transfer talebi kabul edilip, o ülkeye girecek vizeyi alamadığı için zar zor aldığı mülakata gidemeyen bile oldu. Ama bunların hepsi, bahsi geçen ve davaya konu olan ülkeler dışında (belki Polonya hariç), hele ki bir hakimin konuyla ilgili verdiği zaten tartışmalı olan ve muhtemelen temyize gidecek karardan önce oldu. Bütün gözler oraya çevirildikten sonra, böyle bir şey olabileceğini hiç zannetmiyorum. Zaten bugüne kadar olan da, Orta Amerika, AB üyesi olmayan Doğu Avrupa ve Güneydoğu Asya gibi nispeten "rahat" yerlerde oldu.

      Ben şahsen, her şey bu kadar belirsiz ve her gün, hatta her saat değişiyorken, bu kararları alan filler bile kendi aralarında tepişiyorken, bugüne kadar konu hakkında herhangi bir karar vermeye cesaret edebilen 5 farklı hakim, 4 farklı gerekçeden, 3 farklı karar açıklamışken, sistemde bulunan (DS-260'tır, pasaporttur, soyadıdır, medeni haldir, hane halkı nüfusudur, mülakat yeridir) hiçbir şeyimi değiştirmezdim yerinizde olsam (Kağıt üzerinde yapılması gereken zorunlu değişiklikten değil, o değişikliğin yapılmasını zorunlu kılacak yaşam kararlarından bahsediyorum). Sular bir durulsun. Bence ne yapılacaksa, ondan sonra...

      Son olarak, şu ana kadar verilmiş bulunan karar ve ara kararlardan gördüğümüz kadarıyla, "mülakatlar uzatılmıyor". 30 Eylül'e kadar vizesini alamamış / alamayacak olanlar için vize rezerve ediliyor. Rezerve edilen / edilecek vizelerin ne zaman, nasıl dağıtılacağı henüz belli değil. Daha 2020 Gomez davasını kazananların bile vizelerini ne zaman, nasıl alacakları belli değil. Mehta'nın Gomez kararını "pek yakında" (artık her an) vermesi bekleniyor. 2021 davalarını kazananların vizelerini ne zaman, nasıl alacaklarıyla ilgili kararın verilmesi için de bir takvim belirlendi. Bu kararın Şubat 2022'den sonra belli olacağı kesin ( @gucarslan https://yesilkartforum.com/forum/topic/4281/dv2021-goodluck-v-biden-davası-mayıs-2021/662?page=34 iletisinde detaylarını paylaştı ). Ama karar açıklanmadığı, açıklanmasına daha en az 5 ay olduğu için, vizelerin ne zaman, nasıl dağıtılacağı belli değil. Şubat 2022 sonuna kadar da belli olmayacak.

      Şu an "uncharted territory"de yol alıyoruz. ABD göçmenlik tarihinin, bizim jenerasyonumuza denk gelen bölümünü yazıyoruz. Sonunda ne olacağıyla ilgili HİÇBİR ŞEY bilmiyoruz. Bildiğimizi düşündüklerinizi, başkalarından duyup öğrendikçe size iletiyoruz ve konu hakkındaki bilgimiz de çoğu zaman size ilettiklerimizle sınırlı oluyor. Sorduğunuz soruların bazılarının cevaplarını avukatlar, hakimler, Department of State bile bilmiyor. Zira, konu hakkındaki içtihat, o konuda yol aldıkça ortaya çıkıyor.

      Kalan süreçte sabırlı olalım. Çok olduk, sabır taşı olduk, çatladık; biliyorum. Ama yüzdük, yüzdük; kuyruğuna geldik. Az daha sabredelim. Umudumuzu koruyalım. Ama Titanik yolcularının da, o zaman, bizim şu anda yazmakta olduğumuz tarihin, kendi jenerasyonlarına denk gelen başka bir cildini yazmakta olduklarını aklımızdan çıkarmayalım. Bir ayağımız mutlaka yerde olsun. Öyle hayallerimizin rüzgarına kapılıp, uçup gitmeyelim...

      Greencard Lotosu (Diversity Visa) Süreci içinde yayımlandı
      kingocali
      kingocali